Krizin faturası üzerine
Yeni Kitap
  Kalkınma kavramının tuhaf bir sihri var gibi görünüyor. Bu kavram kullanıldığında sanki etrafa bir sihirbazın elindeki asadan yıldızlar saçılıyor gibi. Herkes bu kavramın sihri karşısında hayranlığa kapılıyor ve inanılmaz bir hızla büyüleniyor. Bu büyü öylesine etkili ki kalkınmayı talep etmeyen, savunmayan, istemeyen “doğal olarak” kalmıyor. Hakim politik güçlerin yanı sıra çeşitli toplumsal, politik hareketlerin, muhalif sol pratiklerin ya da hakim kuramsal yaklaşı...

Orijinali için tıklayın

“İşçiler, ‘Krizin faturasını ödemeyeceğiz diye mitingler yaptık, ama bal gibi ödüyoruz işte’ diyerek, gelecek günlerde faturanın daha da ağırlaşmasından korktuklarını belirtiyorlar. Bir işçi, ‘Bunun sonu nereye varacak, hiç belli değil’ diyor.” Bu cümleler gazetemizin 19 Haziran nüshasında sendikanın Şişecam şirketiyle yaptığı protokol üzerine bazı işçilerin söyledikleridir.
‘Krizin faturasını biz ödemeyeceğiz’ sloganını icat edip işçilere bunu yazan pankart taşıtanların sübjektif niyeti ne olursa olsun, objektif olarak hata işlemiştir. Bu sloganla nümayiş yaparak veya grev yaparak, ne buhrandan etkilenen patronların bunu işçilere yansıtması engellenebilir, ne de buhrandan etkilenmeyen patronların buhranı vesile ederek işçilerini kazıklaması önlenebilir. Fabrikalar patronların elinde oldukça, hukuk da onlardan yana oldukça, işçilerin çalışma şartlarını ağırlaştırmalarına, işçileri istedikleri gibi işten çıkarmalarına nasıl müdahale edilebilir ki? Bu düzende mümkün olmayan şeyleri işçilere mümkün imiş gibi göstermek doğru mudur? Nitekim işçiler bunu acı tecrübe ile saptamaktadır.
İşsizlik ve sömürü kapitalizmde daimi bir hadisedir; buhranlarda işsizlik ve sömürü mutlaka artar.

Devamını oku...
 
15 -16 Haziran: İki gün
imageDİSK tarafından başlatılan eylemler, Türk-İş’te örgütlü işçilerin beklenmedik ölçüdeki katılımıyla çığ gibi büyümüştü.

Haber.sol

Türkiye’yi sarsan iki gün

15-16 Haziran İşçi Kalkışması, işçi sınıfının kitlesel gücünün Meclis’te yapılan ayak oyunları ve polisin kaba kuvvetliye durdurulmasının mümkün olmadığını ispatladı.

soL (HABER MERKEZİ) 1967 yılında sağcı Türk-İş yönetiminin mücadeleci beş sendikayı konfederasyondan çıkarması üzerine kurulan DİSK, kuruluşundan itibaren sermaye sınıfının yoğun tepkisiyle karşılaşmıştı. Üye sayısının kısa bir süre içinde yüz binleri geçmesinin ardından sermaye sınıfı, DİSK’i etkisizleştirmenin yollarını aramaya başladı.  

Adalet Partisi (AP) ve CHP’nin birlikte hazırladığı “274 Sayılı Sendikalar Yasası” ile “275 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası”nda değişiklik öngören yasa tasarısı, bu engelleme çabasının bir ürünüydü. İşçilerin sendika seçme özgürlüğünü kısıtlayan yasa, DİSK’in büyümesinin önüne geçmeyi ve sermaye yanlısı Türk-İş’ten kopmaları engellemeyi hedefliyordu. Devlet, sermaye sınıfı ve Türk-İş arasındaki işbirliği o denli açıktı ki; 11 Mayıs 1970 tarihinde Türk-İş Genel Kurulu’nda konuşan AP’li Çalışma Bakanı ve eski Türk-İş yöneticisi Seyfi Öztürk, kendinden emin bir şekilde “yakında DİSK’in çanına ot tıkanacak!” diyordu. 

Çığ gibi büyüyen kitle
Yasa tasarısının Meclis’e gelmesiyle birlikte, anayasal direniş hakkını kullanacağını açıklayan DİSK, 15 Haziran günü eyleme geçti. Ne var ki eylemin başlamasıyla birlikte ortaya çıkan kitle, DİSK’in beklediğinin dahi kat be kat üzerindeydi, zira hiç beklenmediği halde Türk-İş’te örgütlü işçiler de eyleme topluca destek veremeye başlamışlardı. 

Olaylar sırasında genç bir TEKEL işçisi olan Ahmet Sarıcan, o günü şöyle anlatıyor: 

TEKEL Kartal’da bölgenin en büyük işyeriydi ve Türk İş’te örgütlüydü. Biz DİSK’in temsilciler toplantısında aldığı eylem kararını bir önceki akşam işyeri temsilcisi arkadaşlarımızdan duyduk ve ertesi sabah için kendimizi hazırladık. Kanımca eylem, DİSK’in hayal ettiği, ancak ulaşabileceğini düşünmediği bir kitleselliğe ulaştı. DİSK daha ziyade işyerlerinde direnişler ve yer yer sokak gösterileri düşünüyordu; ancak temsilcilerin, öncü işçilerin başı çekmesiyle eylemin çapı birdenbire büyüdü ve insanlar sokağa dökülmeye başladı. 

Biz kendi işyerimizde işçileri dışarı çıkarabileceğimizi beklemiyor, belki diğer işçiler fabrikanın önüne gelirse bir bölüm çıkar diye düşünüyorduk. Ama o büyük kalabalık TEKEL’in önüne geldiğinde fabrika paydos etti. 5 bin kadar işçi vardı fabrikada çalışan, bahçeye çıkarak diğer işçilerle buluştuk ve yürüyüşe geçildi. TEKEL’li kadınlar önlükleriyle ayakkabıları ellerinde yürüyordu mesela, çok iyi hatırlıyorum hâlâ. Her gittiğimiz yerde müthiş bir coşkuyla büyüdü kalabalık. 

Türk-İş’e üye çok sayıda işçinin de DİSK’i savunmak üzere direnişe katılması, eyleme rengini veren sınıf bilincinin önemli bir göstergesiydi. Üzerlerinde iş kıyafetleri ve ellerinde pankartlarla caddeleri dolduran işçiler, İzmit’te iki ve İstanbul’da dört ayrı koldan kent merkezlerine doğru yürüyüşe geçtiler, barikatları aştılar. İşçilerin bu kalkışmasıyla Türkiye’nin iki büyük kentinde yaşam durdu.  

Sıkıyönetim ilan edildi
15 Haziran akşamı hükümet tarafından 60 günlük sıkıyönetim ilan edilmesine rağmen, kalkışma 16 Haziran’da büyüyerek devam etti. Taksim’e doğru çeşitli kollardan yürüyenlerin sayısı 150 bini aştı. Yollarda barikatlar kurulmuş, vapurlar iptal edilmiş, hatta Bakırköy’den gelen yürüyüş kolunun Taksim’e ulaşmasının engellenmesi için Haliç üzerindeki iki köprü de kaldırılmıştı.  

Gebze’den gelen yürüyüş kolu ise Kartal’dan gelen kol ile birleşerek Kadıköy İskele Meydanı’na ulaşmayı başardı. Kadıköy yakınlarında işçilerin üzerine ateş açılması sonucu üç işçi hayatını kaybetti.  

Öte yandan, sıkıyönetim çerçevesinde müdahale etme emri alan askerlerin ateş etmeyi reddettikleri, bazılarının akrabalarının yürüyüş kitlesinde olmasından dolayı “bozgunculuk” yaptıkları belirtiliyordu. Kitle, yürüyüş yolu ğzerindeki karakollara giriyor ve önceki gün gözaltına alınan işçileri kurtararak yürüyüşe devam ediyordu. 

Eylemler yasama sürecini geri çeviriyor

Sıkıyönetimin ilanı sonrasında İstanbul’da iki ayrı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi kuruldu. 3 aylık sıkıyönetim boyunca, gerek 15-16 Haziran olayları ile ilgili olarak 260 kişi hakkında 69 dava açıldı. Verilen cezalardan en ağırı, 1 yıl hapis oldu. Eylemler sırasında gözaltına alınan ve tutuklanan DİSK yöneticileri ise üç aylık tutukluluktan sonra ceza almaksızın serbest bırakıldı.. 

Eylemlerin ardından, son onaylama merci olan Senato’nun gündemine gelen yasa tasarıları, CHP’nin tavrını “yapılmak istenen değişikliklerin gerçekte olumlu bir amaca yönelmiş olduğu, ancak bazı eleştirilerin üzerinde durulması gerektiği” şeklinde bir açıklama ile değiştirmesi sonucunda yeniden görüşülmek üzere Meclis’e iade edildi.  

Tasarı, 29 Temmuz tarihinde senatonun üzerinde yaptığı değişikliklerle bir kez daha kabul edilerek yasalaştı. Ancak kanunun iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuran Türkiye İşçi Partisi ve CHP’nin iptal istemleri üzerine Anayasa Mahkemesi, 9 Şubat 1971 tarihinde yasayı iptal etti.  

İki günden geriye kalan...

TEKEL işçisi Ahmet Sarıcan, eylemi ve bugün ile bağlarını şöyle değerlendiriyor: 

15-16 Haziran genel direnişi, Türkiye işçi sınıfının kendisinin nasıl bir güç olduğunu fark ettiği, siyasi yönü ağır basan ve siyasi taleplerin açık biçimde ifade edildiği bir eylem oldu. 

Ana hatlarıyla eylemin kendiliğinden geliştiğini söylemek elbette mümkün ve doğrudur; ancak hareketin soldan etkilenmediğini söylemek yanlış olur. Bu direnişin başını çeken insanlar sol siyasetle teması olan örgütlü işçilerdi. Ayrıca o dönem güçlü olan gençlik hareketiyle de bir bağın olduğunu unutmamak lazım.   

O yıllarda Türkiye işçi sınıfının siyasi örgütlenmesi zayıftı, ancak sınıf bir hareketlilik içindeydi. 15-16 Haziran ile bugün arasındaki en önemli fark, o döneme dinamizmini veren hareketliliğin bugün mevcut olmaması. Buradan bakıldığında, sınıfın yeninden siyasallaşmasının sağlanabilmesi için, hareketlenme yaratmaya yönelik bir örgütlenmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Birgün

ÇETİN UYGUR: 15-16 HAZİRAN OLAYLARI BİR YOL GÖSTERİCİDİR

ONURKAN AVCI

Yeraltı Maden-İş’i anlatırken öykünün asıl kahramanı Çetin Uygur’u anmamak olmaz. Çetin Uygur 1940’ta Zonguldak Devrek’te doğmuştur. Yeraltı Maden İş ise Yeni Çeltek’te 1975’te. Çetin Uygur’un adı Zonguldak kent tarihinde “iz bırakanlar” faslında yer almaktadır. Yeraltı Maden-İş, Yeni Çeltek maden ocaklarında “üretenlerin yönetebileceğine” dair ilk ve tek deneyimi hayata geçirmiştir. Yeraltı Maden-İş, Çetin Uygur’un evladı gibidir. Doğmasında, büyümesinde, serpilip gelişmesinde, örnek alınmasında yadsınamaz emeği vardır. Yeraltı Maden-İş üyesi işçiler, hayalin gerçeğe döndüğü o yılları büyük bir özlemle anmaktadır. Pek çoğunun evlatlarına Çetin ismini vermesi bundandır...

İnönü Alpat’ın bu ifadelerle anlattığı, maden işçilerinin ‘Çetin Abisi’ Çetin Uygur ile 15-16 Haziran olaylarını ve işçi sınıfı mücadelesinin dününü bugününü konuştuk.

»15-16 Haziran Olaylarını tetikleyen etkenler nelerdi?
Öncelikle 15- 16 Haziran’ı tanımlarsam; 15- 16 Haziran Türkiye işçi sınıfı tarihinde tam bir dönüm noktası ve bir boyutuyla da sendikal mücadeleye önemli dersler, yol göstericiler taşıyan bir süreçtir. Çünkü o süreçte siyasi iktidarın ciddi biçimde sınıfa yönelik saldırısı, sadece sendikal platformda değil, onun en genelindeki düşünce odaklarına da yönelikti. Dolayısıyla buna karşı başlatılan bir mücadele sadece ve sadece sendikal hakları yok etme, sendikal örgüt kurucularına belirli kurallar getirildiği söylenen olay ciddi bir dikkatle bakıldığında 1950’ler, 60’lar öncesindeki bir geri noktaya hapsetmenin karşısındaki bir ayağa kalkış, bir direniş, bir mücadele ve bir başarı olarak tanımlanabilir.

»Bugün de insanlar, ‘sendikalı olduğu için işçi çıkartan’ zihniyet egemen olduğu için sendikalı olmaya korkuyor, ya da onların hangi sendikaya üye olacağına başka odak güçler büyük ölçüde belirleyen oluyor, iktidara yakın sendikalar çalışanlara dayatılıyor... Yani bugün işçi sınıfının etrafında benzer koşulları yok mu? Eğer varsa niçin o tarihteki gibi bir mücadele yükselemiyor?
Çok da net bir benzerlik var denemezse de, bugünkü mücadele açısından 15-16 Haziran ciddi bir yol göstericilik taşıyor. Çünkü o dönemde yapılan saldırganlığa karşı, sadece ve sadece başlangıç adımını DİSK’e üye olan işçilerdi, sonrasındaki destek ise tüm işçilerle sağlandı. Dönemin çalışma bakanı DİSK’i kapatmaya yöneliyordu. Ama görüldü ki işçiler sadece DİSK üyesi olarak ayağa kalkmadı. 200 bini aşkın işçi yürüdü ve yürürken talepleri çok netti. Tıpkı 1980 sonrası Zonguldak’ın ayağa kalkışı gibi, ücret ve sosyal haklar değil demokrasi diyerek yürüyen maden işçileri gibi ciddi bir düşüncenin de kaynağı olan 15-16 Haziran, bugünün de yol göstericisi olma niteliğini taşıyor.
Bir önemli nokta da Türkiye’deki sosyalist düşünce emeğin çıkarlarını temel alan düşüncenin çok farklı çizgilerde ve çok farklı yerlerde olması. Bu dağılım da ortak davranış, ortak tavırdan bizi  mahrum ediyor. Özellikle bugün ortak davranışlı sermayeden doğan kriz toplumları ciddi biçimde tahrip ederken, elindeki demokratik hakları da siyasi iktidarlar aracılığıyla almaya kalkarken, solun bu konuda ortak tavırdan uzak kalmasının eksikliği çok büyük. Ortak davranış sağlanırsa, yaşam koşulları yüzünden savrulmuş olan işçi sınıfını, ve o sınıfın bilinç düzeyini yükseltir. Bu bilinç de onların siyasi tercihlerini yapmasını getirecek ama maalesef bundan çok uzağız. Yerel yönetim seçimlerinde bile ortak davranamayan bir sol çizgiden bahsediyoruz bugün.
Ama o süreç ile bugün arasındaki çok önemli bir ayraç; o zamanlar bir konfederasyon merkezi olan bir DİSK var ve onun yaptığı eyleme Türk- İş’e üye olan işçiler de katıldı. Sendikasız işçiler ve bağımsız sendika üyeleri de katıldı. İstanbul-Ankara yolu üzerindeki çoğu işyeri kapılarını kilitleyip işçileri dışarı çıkarmazken, işçiler de 2 gün üretimi durdurdu hem de içeride kilitli oldukları halde. Yani bugünün aksine; o süreçte DİSK’in hem sendikal anlamda hem de düşünsel anlamda bir liderliği vardı.

»Yani bugünü 15-16 Haziran sürecini başlatan koşullardan uzak tutan en büyük eksiklik o tarihteki DİSK gibi her anlamda lider bir konfederasyon mudur?
Bugün DİSK devam ediyor ama bugünün değişen koşulları da dünden çok farklı. Devletin elindeki tüm değer ve hizmet üreten kurumlar yerli ve yabancı sermayenin eline devredilmiş durumda. Yani böyle bir işlevi yerine getirmek için en son görevlendirilmiş olan AKP İktidarı, kendi iktidarı açısından da, Sanayi Bölgeleri adı altında kendi arkasında bir sermaye sınıfı yaratıyor. Dolayısıyla artık tek tek iş kollarındaki sendikaların başarılı olabilmesi çok zor. O sendikaların kendi başlarına örgütlenme mücadelelerinin, tek tek hak alma uğraşlarının, işyerlerinden başlayıp düzene kadar ulaşan mücadelenin korunabilmesi ve gelişebilmesi zor.
Bugün de sosyal güvence  yok, kovulan işçilerin yanı sıra kalanların da büyük bir kısmı kayıtdışı çalıştırılıyor. Sanayi bölgesinde bir işletmeye çalışan işçiler, o işletmeyle bağlantılı başka işverenlerin de saldırısına maruz kalıyor. Bu saydığım koşullar gözönüne alındığında; DİSK, işçilerin tek tek iş kollarında sendikal mücadele vermesi yerine kollektif bir mücadeleyi önüne koymak zorunda. Ortak bir mücadele oluşturulmalı. Sanayi Bölgeleri örgütlenmeleri sağlanmalı, iş kolu ayrımı, sendikalı-sendikasız ayrımı gözetmeksizin, işçi-işsiz ayrımı gözetmeksizin, emekli-çalışan ayrımı gözetmeksizin bölge örgütlenmelerini önüne koymak zorunda. Çünkü, demek ki sermaye sınıfı ve onun iktidarı, tüm işçilerin mücadelesinin ortaklaştığı bir kuvvetle karşı karşıya bırakılmalı. Ayrıca işçinin sadece iş saatini değil 24 saatini örgütlemek zorundayız. Onun çocuklarının okul sorunundan kendi özel sorunlarına kadar tüm sorunlarını gündeme alan 24 saatlik bir örgütlenme ağı gereksinimi var.
Elimizdeki olanaklarımızı açık bir şekilde değerlendirdiğimiz de, örneğin “Anayasa’daki bir maddeyle Türkiye’nin imzasını taşıyan uluslararası sözleşmelerdeki bir kanun çelişirse uluslararası sözleşme geçerlidir” deniliyor ama yapılmıyor. Demek ki biz bunu hayata geçirmeye yönelik bir mücadele oluşturmalıyız. “İstiyoruz, verin” diyerek sadece ve sadece meydanları dolduran bir söylemin yerine “Alıyorum, uyguluyorum” diyen bir mücadele çizgisini önümüze koymalıyız.

»Peki 15-16 Haziran olaylarında devrimcilerin rolü neydi?
O süreçte devrimcilerin rolü çok açık ve nettir. Bunu güzel bir örnekle anlatayım: Bir arkadaşım vardı, sanırım o zaman Singer fabrikasında çalışıyor bir yandan İstanbul Kartal semtinde bir işçi derneğinde koşturuyordu. 15-16 Haziran olaylarında uzun süre hapishanede yatmış bu işçi arkadaşımı yıllar sonra görüp, “Ne yaptın, nasıl oldu?” diye sorduğumda, bana “Ben devrim oluyor sanmıştım” dedi. Bu bütün her şeyin ifadesiydi. Yani o, işyerindeki ve yaşamdaki hakları konusundaki öğretilerin sonucunda bir ayağakalkışın yol göstericiliğiyle hareket etmişti. Ayrıca üniversite gençliği, özellikle 68 kuşağının ve solun zenginliğinin içinde farklı düşünce odaklarının içinde olsa bile böyle bir eylemde DİSK’in kapısına gidip, “Biz ne yapabiliriz?” diye sordu. Düşünebiliyor musunuz? Devrimci Gençlik, “Bizim katkımız nasıl olacaktır?” diye sordu ve o mücadele sırasında sınıfın saflarında yeraldılar.

»Zonguldak’daki madenlerin kârlı işletmeler olmasına rağmen özelleştirilmesi ve işçi sayısının azaltılmasının nedeni, işçi sınıfı mücadelesinde maden emekçilerinin ön saflarda yeralması mıydı?
 Zonguldak’da da 15-16 Haziran olaylarının ardından sıkıyönetim ilan edilmişti. Zonguldak maden işçisinin özelliği en tehlikeli ve yıpratıcı işlerden birini yapmasıdır. Onların okumayı bırakın, düşünmeye bile vakti olmuyordu. Çünkü günde 12 saat çalışıyor ve o ağır çalışmayla gidip 10 saat yatmak zorunda. İşte bu işçiler ne zaman sorun ortaklaşırsa o zaman ayağa kalkıyor.
Daha öncesinde Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar’ın öldürülmesiyle başlayan olaylardaki, 1990 eyleminde 80’lerde gaspedilen haklarını geri almak için ayaklanması gibi. O eylemde de “Turgut Özal’ın, İshak Alaton’un kapatalım o zaman ocakları!” sözleri çınlamıştı.
Çünkü evrensel sermaye, Körfez sürecinden dolayı hızla kömüre yönelmiş ve dünyanın en zengin kömür ocaklarını kapatmıştı. İngiltere’de maden işçilerine saldırılan olayların arkasında da, Hollanda’nın, Fransa’nın, Belçika’nın Almanya’nın kömür ocaklarının kapatılmasının arkasındaki de budur. Türkiye’de de bunu İstediler çünkü Ereğli Demir Çelik’i de, Karabük’ü de, İskenderun’u da kömür işletmeciliği açısından oraya bağlayacaklardı.
Nitekim Türkiye’deki siyasi iktidarlar aracılığıyla bu başarıyı elde ettiler. Buna somut bir örnek; Zonguldak Ereğli Demir Çelik 2, 5 yılda milyon ton kömür tüketiyor ve bunun 2.2 milyon tonunu Ukrayna ve Avustralya’dan getiriyor.
Karabük Demir Çelik de aynı. Böyle politikalara karşı Zonguldak maden işçisinin ayağa kalkması en doğal hakkıdır ve bunun için sendikal, siyasi yol gösterici niteliği taşıyan bir lidere ihtiyaç vardır.
»Peki o süreci en merkezinde yaşamış insanlardan biri ve madencilerin ‘Çetin Abisi’ olarak bugün ekranlarda adeta popstar yarışmaları gibi izleyenlerin gözü önünde müsabakalar düzenleyerek maden işçisi alındığını gördüğünüzde, kaçak maden ocaklarındaki göçüklerde ölen işçi haberlerini duyduğunuzda ne hissediyorsunuz? Ve maden işçisinin hatta sendikaların bile bu durumu neredeyse kanıksamış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim o kadar içinde bulunduğum maden işçilerinde ben o zaman şunu görmüştüm: İşçilerin devrimcilere, sol düşünceye kesin bir güveni vardı. Bu güvenin de temeli 1968’den beri gelen bir sesleniş olayıydı. Dolayısıyla bugün onlara ulaşabilen bir durum olmadığı gibi, devletin elindeki neredeyse tüm maden ocakları özel şirketlere devredildi. Böyle uygulamaların yanısıra yoksulluğunda delice arttığı bir noktada işini kaybetme korkusu ağır basarak, sessizliğe itiyor. Onlara güven veren bir solun olmaması ve siyasi yol göstericinin eksikliği onları yeni bir örgütlenmeye kapalı tutuyor.
Biz bugün sendikal örgütlülüklerimizi sanki sınıf örgütü değil de ekonomik örgütlülükmüş gibi varedip, o kavrama hapsediyoruz. Oysa sendika sadece ekonomik mücadele değil, işçinin siyasi yol göstericiliğini de görev bilmeli. Bu yapılırsa olumsuzlukları aşmak mümkün olabilir.

»15-16 Haziran süreci ve sonrası bir çok sosyalist için “Ordunun devrimci bir rolü olabilir mi?” sorusunun olumsuz ve net bir yanıtı olarak kabul edildi. Deneyimle gelen bu yanıta siz de katılıyor musunuz? 15-16 Haziran bu sorunun yanıtının miladı mıdır?
Evet. Şöyle kısa bir tanım yapalım: 1946’yla birlikte Türkiye’nin ABD ile geliştirdiği NATO ittifakı gibi ilişkiler dolayısıyla, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana cumhuriyeti koruyucu sıfatı taşıyan TSK, Türkiye’deki ekonomik, siyasi, politik, toplumsal tüm kriz aşamalarında krizin aşılması doğrultusunda görev üstlendirilmiş bir örgüttür. Dolayısıyla o krizin aşılması yönünde darbeleri yapar, iktidara oturur ve ona göre tehlikeli olan odakları –ki bu öncelikli olarak sosyalist örgütlerdir– tasfiye eder. Ondan sonra da kapitalist sisteme düzeni tekrar teslim eder ve o zamanda da bunu yaptı. Ama bugün 1990’la birlikte, 80 darbesinde en son ‘görevini’ yerine getirdikten sonra devletin elindeki tüm değer üreten kurumlar sermayeye devredildi. Dolayısıyla sermaye sınıfı bu süreçte yeni bir liberal devlet ve onun iktidarını yaratmanın karmaşasının içinde. Yani bu krizi aşmak için tekrar TSK’ye başvurulur. Görevleri bellidir ve onlar devreye girerler.

»Yani bu düşünce o süreçte kanıtlanmış oldu?
Evet. Hatta şu an görülen o ki Ergenekon Davası’nda adı altında yürütülen süreç, kriz anlarında orduya görev düşmediği ve hatta espri yapalım:
Genelkurmay Başkanı’nın yerinin protokoldeki yerinin Devlet Su İşleri Müdürü’nün yanı olduğu söylenmeye çalışılıyor. Ergenekon bir dağıtma süreci ama bu dağıtmanın içinde bütün cefayı, acıları çekmiş Türkiye Solu’nun bir kesimi tarafından “ordu cezalandırılıyor” diye tanımlansa da AKP bu arada kendi derin devletini oluşturmaktan geri durmuyor.

EKREM KANDEMİR

EKREM KANDEMİR: KURŞUNLAR ÜZERİMİZE YAĞAN YILDIZLAR GİBİYDİ

UFUK KOŞAR

O  dönem Philips’de Türkiye Maden - İş sendikası işyeri temsilcisi olan ve direnişte komite başkanlığı yapan Ekrem Kandemir’le 15-16 Haziran’ı konuştuk. Bingöl’den okuma hevesiyle İstanbul’a göç eden Kandemir, birçok yerde çalıştıktan sonra Philips’e girerek hayatını idame ettirmeye çalışmış. 15-16 Haziran işçi direnişinde 26 yaşında olan Kandemir şuanda 65 yaşında. Aradan geçen 36 yıl boyunca birçok etkinlikte, eylemde konuşan, deneyimlerini aktaran Kandemir, gençleri ateşlemek, yeniden bir mücadele ruhu yaratmak için çabaladığını belirtiyor.

»15-16 Haziran’a nasıl gelindiğinden bahsedermisiniz?
Süleyman Demirel ve onun hükümeti sendikalar yasasını, toplu sözleşme ve örgütlenme haklarını kaldırmaya çalıştılar. Kaldırmak içinde meclise yasa teklifi getirdiler. Buna karşılık DİSK’te boş durmadı. 10 Haziran’a gelindiğinde büyük tehlikeyi gördü ve işyeri temsilcilerini toplayarak bir toplantı yaptı. Eylem kararı alarak bildiri haline dönüştürdü. Ve örgütlü olduğu işyerlerine gönderdi. Bildiriler okundu sonrasında da komiteler oluşturuldu. Komitelerin amacı, ailemizdeki fertlerden, komşularımızdan, arkadaşlarımızı örgütleyerek destek sağlamaktı. Bu faaliyetide 2 gün gibi kısa bir sürede başardık. 13-14 Haziran’ da bahçesi olan fabrikalarda eylem propagandası yaptık. Haziran’da müsait olan işyerlerinin tekrardan bahçelerinde olmayanlar işyerine yakın yerlerde propaganda yaptılar.
Ben bölge komiteleri başkanıydım. Haliç, Boğaziçi, Kilyos’a kadar olana bakıyordum. Bu bölgeler fabrikalar olarak en iyi üretime sahipti.

»Eylem günlerinde nasıl bir örgütlenme çalışmasıyla başarı kazandı işçi sınıfı? Neler yaşandı?
15 Haziran’a gelindiğinde bu sefer daha örgütlü bir biçimde, disipli bir şekilde, içerde yürüyüşler gerçekleşti. Yasanın görüşülmesini engellemek için amacıyla yaptığımız propagandalarda büyük destek sağladık.
16 Haziran’da Levent, Beşiktaş, Mecidiyeköy, Kağıthane, İstinye bölgelerinden gelen arkadaşlarla buluştuk. O dönem çok sayıda kadın arkadaş çalışan vardı. Onlarda yürüyüşlerde en önde önlar dururdu. Ki o dönem 10 bin civarında katılan kadın vardı. Taksim’e yürüyüş başlattığımız zaman şundaki Sabancı binasıyla, Emlak Bankası’nın olduğu yerde büyük bir alan vardı, Levent’e kadar. Bu alana tamamen moloz dökülmüş ve tepecikler oluşmuştu iki tarafta. Asker buraya barikat kurmuştu. Barikata ulaştığımız zaman asker havaya üç el silah sıktı. Sonra asker açıldı arkadaki polis barikatı da küfürlerle ve coplarla bize saldırdı. Biz de komite olarak toparlanarak, polisin üzerine yürüdük. Göğsümüzü gere gere yürüdük kurşunlara karşı. Onlara karşı yerdeki molozları kullandık. Çok sayıda insan vardı eyleme katılan. İşveren iki gün önceden işçiler bu eyleme katılmasınlar diye TÜRK-İŞ’e bağlı yerlerde işçilere ücretli izin verdiler. Buna benzer bir çok şey oldu ama bir türlü işçilerin bu eylemlere katılmasını engelleyemediler.
Çeşitli çatışmalar meydana geldi. Mitingte destek veren çoluk çocuk herkesle birlikte polisi ablukaya almaya başladık. Polis geri çekilmek zorunda kaldı. 1. Levent’e kadar yollarda taş yığınları, araçların geçmesini bırak, insanların bile geçmesini engelliyordu. Kadıköy, Topkapı’da eylemler durdu. Anadolu Yakası ve Avrupa Yakası yürüyüş konvoyları Levent’teki çatışmayı duyduğu için buluşma yerimiz olan Taksim Meydanı yerine Levent’e yöneldiklerini duyduk. Ancak bu gerçekleşmedi, çünkü bütün deniz ulaşım araçları denizin ortasında toplanmıştı. Sadece Unkapanı ve Galata Köprüleri açılmıştı. Bu esnada Levent’e çatışmalar devam ediyordu. Bu çatışmalarda 7 arkadaşımız kurşunlardan yaralandı. Daha sonra kurşun yarasından dolayı bir arkadaşımın Kağıthane Belediyesi’nde bacağının kesildiğini gördüm. Levent’e geldiğimizde yaklaşık 100 bini aşkın insan olduğunu gördüm.
Levent-Zincirlikuyu arasında askeriye yeniden barikat kurdu. Bu esnada ben ve iki görevli arkadaşımız komutanın cipinin üstüne atladık. Komutanı sıkıştırdık. Önce o konuştu, dinledik. Bize yürüyüşü durdurmamız gerektiğini söyledi ancak arkadaşlarımızın gözaltına alınma ihtimali olmasından dolayı durduramayız, yürüyeceğiz dedik. Komutan da yürüyüşü durdurmayacağımızı biliyordu çünkü arkadaşlarımız ölmek var, dönmek yok düşüncesiyle ilerliyordu. Kurşunları üzerimize yağan yıldızlar gibi görüyorduk. Sonra komutan Zincirlikuyu’daki barikata ulaşalım dedi. Oraya gittik, diyaloglarımız sürerken, barikatların kaldırılması, işçi kardeşlerimizin iş yerlerine dönmeleri için Beşiktaş ve Mecidiyeköy yollarının açık tutulması için güvence aldık. Sonra arkadaşlarımızın yanına döndüğümüzde işyerlerine dönmelerini söyledik komite olarak. İşyerlerine döndükten sonra Philips’in bahçesinde Kemal Türkler radyoda bir konuşma yapıyordu. Türkler, “emekten gelen gücümü kullanarak hedefimiz başarıya ulaşmıştır. Bundan dolayıdır ki bütün işçi kardeşlerimiz işyerlerine dönsün” dedi. Daha sonra bu konuşmayı dinleyenler Türkler’in konuşmasını saptırarak yazdılar. O yüzden vurguluyorum. Türkler bize çalışın demedi. İşe döndük ama işbaşı yapmadık. Haklarımızı alabilmek için işverenlerle masaya oturduk. Hiçbir işçinin işten atılamayacağını ve ücretlerin kesin olarak verilmesini protokollerle garanti altına alarak anlaştık.   
  
»15-16 Haziran eyleminden işçi sınıfı, sorunlara karşı muhalif ses çıkaran kesim gururla söz eder, panaller düzenlenir, konuşulur. Bu ruhu ayakta tutmak adına yapılan etkinliler dahilinde, şimdiki zamanda mümkün mü böyle bir eylemi tekrar hayata geçirmek?
Aslında o güne kadar Türkiye ve civar ülkelerde görülmemiş bir inançla verilmiş bir kavga, mücadeledir bizim direnişimiz, kazancımız. O dönem 67’den örgütlenipte 70’e gelindiğinde DİSK üzerinde yüz binin üzerinde bir örgütlülük oluştu. Anadolu’dan gelenler yollarda inip eyleme destek oldular, Trakya’dan gelenler indiler, destek verdiler. Şimdi böyle bir mücadelenin önüne geçilemediği için tarih sayfalarında yeri aldı. Ama bugün görüyoruz ki Türkiye’de sol, solcu lafını kullanan çok insan var. Komünistim diyen çok insan vardır ama ne yazık ki bunların hiçbirini gerçek anlamda göremiyoruz. TİP vardı, aktif olan TKP vardı. Bu oluşumların legal olan hallerini şimdiler çok iyi görüyoruz. Yani şu anda o dönem ki ruhtan eser yok. O ruhu görebilmemiz için lider olması gerekiyor. Lider yok. Türkiye’deki sendikal hareket, demokratik kitle örgütü hareketi kusura bakmasınlar Kemal Türkler’in bir parmağı etmiyor. Çünkü Kemal Türkler kolay kolay karar vermezdi. Karar verdiği anda da asla geri döndürme şansı olmazdı.

»Türkiye’de anlattığınız gibi bir ruh halinin olmaması biraz da genç kuşağın yakın tarihini irdelememesi ya da devlet nezdinde anlatılmaması olarak görülebilir mi?   
12 Eylül darbesi bu ülkeyi karabatağa dönüştürdü. Sendikal faaliyetler durduruldu o dönemde. 15-16 Haziran’a gelmeden önce sendikal örgütlenme de iş kolu barajını otuzbine çıkartıp, DİSK’i kapatmak, alanı gerici ve sarı sendikalara bırakmak niyetindeydiler. Ama biz hiç susmadık, susmayacağız. İki defa idamdan dönen biri olarak onların yaptıklarını bizi terbiye eder gibi değil de, tam tersine kırbaçlanarak, ateşleyerek anlatmaya çalışacağız ki gençler yaşadıklarımızı düşünsünler, bu heyecanı yaşasınlar, araştıma amacı içine girsinler. Ben ve benim gibi insanlar vardır, vardır ki BirGün ve benzeri bazı gazetelerde yaşıyor. Ama bu da yeterli değil, yaygınlaştırmak gerekiyor.

»Bir daha o dönemdeki gibi bir eylemlilik oluşturulsa, yürüyüşler düzenlense yürür müsünüz?
Her gün olsa en önde yürürüm. Böyle bir durum olması için insanları şu anda teşvik ediyorum. Bu kışkırtmaysa onu da yapıyorum. En önde de yürürüm. Çünkü benim arkamdan gelen genç koşarak önüme geçmelidir ki o mücadelenin anlamı ortaya çıksın. Ne yazık ki bugün hiçbir genç bunu anlamıyor. Bir yandan da medya da bizim gibi insanları bulup ortaya çıkartmalı, konuşturmalı, gençlere tarihi anlatmalıyız.

»Türkiye’de şu an da 15-16 Hazirandaki koşulu gerektirecek bir ortam var mı?
15-16 Haziran, bir kesimi haklarını yok edip kendi saltanatını sürdürenlere karşı çıktı. Ama bugün 15-16 Haziranı 10’a 15’e katlayacak eylem koşullar var. Her konuşmada, her harekette eylem gerektiren bir ortam.
Artık gazetelerin manşetlerine rezillikler sığmıyor. Aydınlarımız camdan gökyüzü görmeye çalışıyorlar, çatıya çıkıp görmeyi düşünmüyorlar.

Birgün - HAKAN KOÇAK

TARİHİ DEĞİŞTİREN 2 UZUN GÜN

Sermaye birikimi ve sınıflar arasındaki mücadelenin sosyo-mekânsal boyutu, henüz ülkemizde yeterli ilgiye mazhar olmuş değil. Oysa, 15-16 Haziran direnişinin gelişimine bakarken, işçilerin siyasi tercihleri ve mekânsal dinamikler üzerinden yapılacak bir çözümleme ufuk açıcı olabilir
HAKAN KOÇAK

Bu yazıda 15-16 Haziran direnişinin sosyo-mekânsal boyutları üzerinde yorumlar geliştirmeyi, dönemin işçi sınıfı yapısına dair okumalar yapmayı hedefliyoruz. Türkiye işçi hareketi tarihi yazınında yeterli ilgiyi görmemiş olduğunu düşündüğümüz iki tema; sınıf hareketinin mekânsal boyutu ve işçilerin siyasi tercihleri, yapacağımız okumaların temelini oluşturacaktır. Elbette burada bir gazete yazısının hacmi dikkate alınarak, ortaya konacak argümanların ayrıntılı açıklamalarının yapılmasının imkânsızlığı göz önünde bulundurulmalıdır.

HAREKETİN MEKÂNSAL BOYUTU
Sermaye birikimi ve buna bağlı olarak sınıflar arasındaki mücadelenin coğrafi-mekânsal boyutu, dünya Marksistlerinin epey zamandır üzerinde durdukları konulardan olsa da henüz ülkemizde yeterli ilgiye mazhar olmuş değil. Hele de işçi hareketi tarihi bağlamında. Oysa örneğin, 15-16 Haziran direnişinin oluşum ve gelişimine bakarken mekânsal dinamikler üzerinden yapılacak bir çözümleme ufuk açıcı olabilir.
Direniş, her şeyden önce büyük bir coğrafi yoğunlaşmayla ilişkilidir. İstanbul’un 1950’li yıllardan itibaren yaşadığı hızlı ve yoğun sanayileşme süreci 1960’larda daha da hız kazanmıştır. Hem kamu yatırımlarından bu kente ayrılan büyük pay, hem de uygulanan cömert teşviklerin çektiği özel ve yabancı sermaye yatırımlarıyla İstanbul, Türkiye sanayiinin büyük bölümünü bünyesinde toplar. 1964-1972 yılları arasında kentteki imalat sanayii yatırım ve üretiminde çok yüksek bir büyüme yaşanır (1964’te 1.293 olan, 10 ve daha fazla işçi çalıştıran büyük işyeri sayısı, yüzde 82,4’lük bir artışla 1972’de 2.359’a yükselir). Yine bu dönemde İstanbul’un imalat sanayii katma değeri içindeki payı yüzde 38 civarındadır. Bu gelişmelere paralel olarak imalat sanayiinde istihdam edilen işçi sayısı da 1964’te 108 bin dolayında iken, yüzde 103’lük bir artışla 1972’de 219 bine ulaşır (Bu sayılar aynı zamanda Türkiye sanayii işçilerinin yüzde 35 ve yüzde 37.5’ine tekabül etmektedir). Özetlenen gelişmeler İstanbul’u ülkenin en büyük işçi sınıfı kenti haline getirmiştir. Benzer bir gelişme komşu kent Kocaeli’nde de yaşanır. İstanbul-Kocaeli kuşağı Türkiye işçi sınıfının dinamik gelişim çizgisini ve sınıflar mücadelesinin fay hattını temsil etmektedir. 1967’de Türk-İş’ten koparak kurulan DİSK tam da bu fay hattındaki dinamizmle büyür, burada gelişen işçi sınıfının taleplerine yanıt verir, mücadelesine öncü olur.
Ele alınan dönem içinde aynı zamanda İstanbul sanayiinin sektörel bileşiminde de değişimler yaşanır. Kentin gıda ve dokuma-giyim sanayiindeki payı azalırken; kimya ve metal eşya-makine imalat dallarındaki payı artış gösterir. 70’lerin başında madeni eşya sanayii kuruluşlarının yüzde 66.3’ü ve bu sektörde çalışan işçilerin yüzde 50.2’si kentte toplanmıştır. Dünyada geleneksel olarak işçi hareketinin öncü kesimini oluşturan metal sanayii işçilerinin bu yoğunlaşması, 1960’ların sonlarında DİSK’in öncü gücünü oluşturan Maden-İş Sendikası’nın ve 15-16 Haziran direnişinin gelişiminde etkili olacaktır.
15-16 Haziran 1970’te fabrikalarından çıkarak sokaklarda yürümeye başlayan işçilerin üç ana güzergâhta yoğunlaştıkları görülür. İstanbul Anadolu yakasındaki işçiler, Ankara yolu olarak isimlendirilen bugünkü E-5 karayolu üzerinden Pendik, Kartal, Maltepe hattını izleyerek Kadıköy’e yönelirler. İkinci güzergâhta, Haliç havzasındaki Kâğıthane ve Eyüp’ten gelenlerle Topkapı bölgesi işçilerinin yürüdüğü gözlenir. Üçüncü kol ise Levent-Mecidiyeköy yönünden gelen işçilerden oluşmaktadır. Madeni eşya sanayinin o sıralardaki dağılımına bakıldığında: büyük ölçekli işyerlerinin Topkapı, Eyüp, Kâğıthane, Alibeyköy ile Anadolu tarafında Kartal, Maltepe, Pendik ve Çayırova hattında toplandıkları görülür. Metal sektörü işyerlerinin bu coğrafi dağılımı ile işçilerin toplanma ve yürüyüş güzergâhları çakışmaktadır. Nitekim iki gün boyunca yürüyüşlere katılan işçilerin çalıştıkları fabrikalara dair verilen listelerde metal işkolundakilerin büyük bir çoğunluğu oluşturdukları görülür. İki gün süren gösterilerin ardından gelen sıkıyönetime rağmen direnişin sürdürüldüğü fabrikaların çoğu da yine bu işkolundadır.
Gösterilerin en özgün yanlarından birisi, öncü yürüyüşçülerin güzergâhlarındaki fabrikaların önlerinde yaptıkları çağrılarla buralardaki işçileri de kendilerine katmalarıdır. Coğrafi yoğunlaşma ve ana yollara ya da merkezlere yakınlık belirleyici bir etken olarak görülür.
1950’lerde oluşmaya başlayan ve özellikle Kâğıthane yönündeki gelişimini o sıralarda da sürdüren Haliç havzası ve 60’lı yıllarda giderek yoğunluk kazanan Kartal-Gebze-Kocaeli hattı, birbirlerine çok yakın onlarca büyük fabrikanın işçilerinin kolaylıkla bir araya gelebildikleri iki ana eylem yatağını oluşturur. Ana güzergâhlara ve tarihi merkeze uzak bir bölge olan Beykoz’daki fabrikalardan direnişe hiçbir katılımın olmaması bu noktada dikkate değer bir durumdur. Tabii bölgede DİSK’in güçlü bir örgütlülüğünün olmaması bu durumun başlıca nedenidir. Ama yukarıda saydığımız bölgelerde Türk-İş’e bağlı işyerlerinden ciddi katılımların olduğu da unutulmamalıdır. Bölgedeki Paşabahçe fabrikası, hem 15-16 Haziran’ın öncesindeki ünlü 1966 greviyle hem de direnişten hemen bir yıl sonra yaşadığı sert grevle işçi hareketinin odaklarından biri olmuştur. Bu yerel örüntüler içinde gelişmiş dinamizmin dönemin işçi hareketiyle eklemlenememesi, mekânsal dinamiğin ve örgütsel sınıf kapasitesinin işçi hareketinin gelişimindeki önemini gösterir.
İki gün boyunca kentin hemen tüm ana arterlerinde süren yürüyüşler ve bunları durdurmak için güvenlik güçleri tarafından oluşturulan barikatlarda yaşananlar David Harvey’in bu konuda söylediklerini doğrular niteliktedir: “İşçi sınıfı hareketleri ile burjuvazinin mekânı denetim altında tutma konusunda göreli güçleri, iki sınıf arasındaki güç ilişkilerinin çok uzun süredir kurucu unsuru olmuştur”. İşçiler önce mekânsal yakınlığı kullanarak güçlerini artırmış, ardından mekânı işgal ederek adeta sınıfsal bir sezgi ya da içgüdüyle kentin merkezlerine yönelmişlerdir. İktidar, barikatlar kurarak, köprüleri açarak ve en sonunda sıkıyönetim ilan ederek kentsel mekânın denetimini yeniden elde edebilmiştir. Derin vadilere ve kentin sınırlarına itilmiş işçi kitleleri bu kalkışmayla kendileri için yasaklı olan alanlara girmiş; kentin tarihi merkezlerinden, Bağdat Caddesi gibi üst sınıf semtlerinden geçen yürüyüş kollarının ürkütücü görüntüsü, iktidardakiler için kentsel alandaki sınıfsal denetimin yitirilişinin sembolik bir resmini oluşturmuştur.

GÖSTERİCİ İŞÇİLERİN SOSYAL-SİYASAL PROFİLİ
Direnişle ilgili çalışmalarda, yapılan anma programlarında, 1970 yazında yaşanan bu büyük işçi direnişinde yer alanların siyasi, kültürel ve sosyal profilleri hakkında ciddi bir ilgiye rastladığımız söylenemez. O yıllarda, farklı teknik ve ilgilerle, farklı alanlarda yapılmış kimi sosyal bilim araştırmalarından ve seçim sonuçlarından yararlanarak bu konuda kimi ipuçları yakalamak mümkün olabilir. Örneğin 1970-71’de, hareketin geliştiği önemli bölgelerden birisi olan Kâğıthane civarındaki bir mahallede yapılan antropolojik gözlemlerde, büyük bölümü bölgedeki fabrikalarda işçi olan mahalle sakinlerinin ağırlıklı olarak, Sünni Karadenizliler ve Alevi-Kürtlerden oluşan iki büyük topluluk içinde gündelik yaşamlarını sürdürdükleri aktarılır. Semtteki küçük işletmelerin çoğunda, büyük ve organize işletmelerin ise bazılarında gözlenen, işçi ve patronlar arasındaki hemşerilik ve mezhep temelindeki himayeci bağlara değinilir. Yine siyasi tercihlerin de büyük ölçüde mensup olunan topluluğun paylaştığı kültürel değerler temelinde yapıldığına dikkat çekilir.
Yukarıda saydığımız yürüyüş güzergâhlarında yer alan, o tarihlerde büyük ölçüde birer işçi semti özelliği gösteren ilçelerin, direnişten kısa süre önce yapılan 1969 milletvekili seçimlerindeki oy dağılımlarına bakmak bize dönemin işçilerinin genel oy verme tercihleri hakkında fikir verebilir kanısındayız. Bu bağlamda, Eyüp, Gaziosmanpaşa (GOP), Kartal, Zeytinburnu, Beykoz gibi ilçelerdeki duruma bakabiliriz. Sayılan bölgelerin tümünde 50’lerin Demokrat Parti geleneğinin devamı olan merkez sağ çizgideki Adalet Partisi’nin (AP), Türkiye ve İstanbul ortalamalarının üstünde oy oranlarıyla birinci parti olduğunu, dönemin ana muhalefet partisi CHP’nin İstanbul ortalamasının altında oy oranlarında kaldığını görürüz. Sosyalist çizgideki Türkiye İşçi Partisi ise Eyüp ve GOP’ta İstanbul ortalamasının üzerinde oranlara ulaşabilmiş, diğerlerinde bu ortalamanın altında kalmıştır. İlçeler düzeyindeki bu oy dağılımının, gösterilerde yer alan işçilerin tercihlerini de büyük ölçüde yansıttığını düşünmemek için bir neden görünmüyor. Nitekim seçimlerden hemen önce yapılan bir alan araştırmasının sonuçları da AP’nin ağırlıklı olarak işçilerden oy aldığını göstermektedir. Bu sonuçlara bakılarak; merkez sağ eğilimindeki bir partinin seçmeni olmanın, militan bir işçi direnişine katılmak için bir engel oluşturmadığı ya da bu durumun kapitalist toplumlardaki sınıf mücadelesinin ekonomik ve siyasi düzeyleri arasındaki ayrımın Türkiye’ye özgü daha da ağırlaşmış bir tezahürü olduğu yorumları yapılabilir. Ama nasıl yorumlanırsa yorumlansın bu ikili yapının Türkiye işçi sınıfının ana gövdesi için tarihi boyunca ve şimdi de geçerli olduğu unutulmamalıdır.
Sonraki yıllarda yaşanan gelişmelere baktığımızda, zirvesini 15-16 Haziran direnişinin oluşturduğu 1960’ların işçi hareketi birikiminin, işçi sınıfının sosyal ve siyasal yapısında önemli dönüşümler yarattığını görmek mümkün olacaktır. Örneğin, sayılan işçi semtlerinin tümünde, 1973 yılında yapılan seçimlerde, bu kez ortanın solu açılımıyla işçi sınıfına yönelen CHP’nin birinci parti durumuna geldiği görülür. 1977’ye gelindiğinde ise daha yedi yıl önce yasal değişikliklerle kolayca tasfiye edileceği hesaplanan DİSK yüz binlerce emekçiyi Taksim Meydanı’nda buluşturabilecek bir kapasiteye erişmiştir. İşçi hareketimizin tarihini ve temel yönelimlerini anlayabilmek için, 15-16 Haziran direnişini her yönden ve daha derinlikli çözümlemelerle ele almak gerekli ve yararlı olacaktır. Kuşkusuz bu aynı zamanda büyük direnişin yaratıcılarına saygının da ifadesi olacaktır.

Yararlanılan Kaynaklar:
•    Alan Duben, Kent, Aile, Tarih, İstanbul: İletişim Yay, 2002.
•    Turgan Arınır-Sırrı Öztürk, İşçi Sınıfı Sendikalar ve
    15/16 Haziran, İstanbul: Sorun Yayınları, 1976.
•    Mustafa Sönmez, İstanbul’un İki Yüzü,
Ankara: Arkadaş Yayınevi, 1996.
•    Erol Tümertekin, İstanbul İnsan ve Mekân,
    İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997.
•    David Harvey, Postmodernliğin Durumu,
    İstanbul: Metis Yayınları, 1997.
•    Cumhuriyet Dönemi İstanbul İstatistikleri-5: Seçim (1950-1995), İBB. Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayını, 1998.
•    Muzaffer Sencer, Türkiye’de Sınıfsal Yapı ve Siyasal Davranışlar, İstanbul: May Yayınları, 1974.

 
15-16 Haziran İşçi Direnişinin Tarihi

Orijinali için tıklayın

15–16 Haziran işçi hareketleri Türkiye tarihinde bir ilktir. İşçilerin anayasaya dayanarak direnişi ve siyasal atmosfer 12 Mart'ta askeri muhtırayla dağılmış, sonrasında işçilerin dayandığı “anayasal özgürlük” kavramının önüne bir set çekilmiştir.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
16 Haziran 2008, Pazartesi

15-16 Haziran İşçi Direnişi, 15-16 Haziran 1970'de gerçekleşen ayaklanmadır. Türkiye tarihindeki ilk işçi sınıfı ayaklanması olması özelliğini taşımaktadır.

Türkiye'de genel siyasal durum

Darbe öncesinde Demokrat Parti iktidarının “oy verme” ile sınırladığı siyasallaşma, darbe sonrasında adeta bir siyasal bastırılmışlığın dışavurumudur. Anayasanın topluma yansıması kendini siyasallaşma olarak göstermiştir. Basının özgürleştirilmesi, aydınların ve gençlerin siyasallaşması, işçi hareketlerinin artışı, bir darbeyle başlayan bir diğeriyle kesintiye uğratılan ve bir üçüncüsüyle de tamamen nokta konulan bir dönemin siyasal ortamının belirleyicileriydi.

Darbe ertesinde, sivil yönetime dönüşte siyasal partiler çeşitlenmiş, 1965 seçimleriyle çok partili sistem genişlemiştir. 10 Ekim 1965’te yapılan genel seçimler “milli bakiye sistemi”yle yapılmış, seçim sonucunda AP tek başına mutlak çoğunluğu elde ederken, en fazla ikinci oyu CHP almış, bunların dışında seçime katılan partilerden dört tanesi, yüzde 10 barajının altında kalsalar da mecliste yer bulmuşlardır.

Devamını oku...
 
Bugün 15-16 Haziran işçi direnişinin 39. yıldönümü

Orijinali için tıklayın

“Bizler Demirdöküm işçileri olarak, karar verdik ve and içtik. Bizim namusumuz gibi koruduğumuz sendikaları kapatabilirler, ama bizim kafamızdaki bilgileri asla kapatamayacaklar”

Bugün, yaşanan ekonomik krizi bahane eden hükümetin ve patronların işçi sınıfına yönelik saldırganlığı gitgide artarken, yeni bir direniş ve zafer kuşağı yaratmanın eşiğindeki işçi sınıfının yolu şanlı 15-16 Haziran direnişiyle aydınlanıyor. Şanlı 15-16 Haziran direnişini yaratan Türkiye işçi sınıfı ise son dönemlerde yaptığı fabrika işgalleri, işyeri direnişleri ve kitlesel mitinglerle yeni 15-16 Haziran direnişleri yaratmanın sancılarını yaşıyor.

Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihi açısından en önemli günlerden ikisi, 15 ve 16 Haziran 1970 günleri yaşanmıştı. Başta İstanbul ve İzmit olmak üzere Ankara, İzmir, Adana, Sakarya gibi illerin sanayi bölgelerinden, üniversitelerinden 150 bin kişi alanlara çıkarak gücünü ortaya koymuştu. AP ve CHP’nin oylarıyla Meclis’te kabul edilen Sendikalar Kanunu ile DİSK kapatılmak isteniyordu. Kırdan kente göçen ve işçileşen kitlelerin çalışma koşulları hergün daha da vahşileşirken, yüzde 100’lere varan zamlarla yaşam koşulları zorlaştırılıyordu. İşçilerin tek dayanağı olan sendikalarının da ellerinden alınmaya kalkılmasına işçi sınıfı büyük bir direnişle engel oldu.

Devamını oku...
 
Evrensel'de 15 - 16 Haziran

SABRİ DURMAZ

GERÇEK
İ. Sabri Durmaz
15-16 Haziran’ın bugüne tuttuğu ışık!
İşçi sınıfı mücadelesinin dününe bakarken, elbette onun kahramanca atılımlarıyla övünmek, gururlanmak hakkımızdır. Böyle mücadelenin nispeten zayıf seyrettiği dönemlerde, dünkü yüksek tempolu mücadele dönemleri genç işçiler için motivasyon kaynağıdır.
Ama dünkü önemli mücadele günlerini, bugüne ışık tutan yönleriyle ele alırsak; dün ve bugün mücadeleye emek verenlerin emeğine, alın terine de gerekli saygıyı göstermiş oluruz.
Bu açıdan 15-16 Haziran, 40 yıla yakın bir zamandan (önümüzdeki yıl 40. yılı olacak) beri işçi sınıfı ve onun mücadelesi için bir ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.
Hele işçi haklarına karşı sermayenin bütün güçleriyle saldırıya geçtiği şu günlerde, 15-16 Haziran, ondan da çok 15-16 Haziran’a denk gelen süreç, bize çok şey öğretmeye devam eden bir süreçtir.
Evet, 15-16 Haziran işçi sınıfımızın tarihinin en şanlı günleridir. Tarih bunu böyle kaydetmiştir.
İşçilerin sendika seçme özgürlüklerini ellerinden almak için Adalet Partisi (AP) ve CHP’nin iş birliği ile Meclis ve Senato’dan geçirilen sendikalar yasasına karşı işçilerin; bu işçi düşmanı yasayı kabul etmeyeceklerini dosta düşmana, Türkiye ve dünyaya ilan etmeleridir.
İki günlük bu büyük eylem, aslında 1960’ın başlarında başlayan ve ikinci yarısında adeta dizginlenemez biçimde ilerleyen işçilerin, bir sınıf olarak birleşip örgütlenme ve bilinç sıçraması gösterdiği yılların zirvesidir.
Sınıfın bu atılımını engellemek için DİSK’e bağlı sendikaları, “işkolu barajları” yoluyla engellemek isteyen hükümet ve “muhalefete” karşı sınıfın bir başkaldırı eylemidir 15-16 Haziran!
İŞÇİ İNİSİYATİFİ, DAYANIŞMA VE MÜTTEFİKLERİYLE ÖRGÜTLENME
Bu dönemin en önemli özelliği; işçilerin kendi fabrikalarında, en gerisinden en ilerisine kadar örgütlenerek, eylemlerini en büyük kitlesellikle yaparken, aynı zamanda yakındaki fabrikalarla dayanışmayı, önce mücadele edenlerden öğrenerek ilerlediği bir dönemdir. Bu hareket, aynı zamanda işçilerin aileleriyle, hatta yakınları, komşularıyla da başka bir örgütlenme ve dayanışma içinde oldukları bir dönemdir. Fabrikadaki hareket, ekmekçi semtleri de örgütleyerek ilerlemiştir. Fabrikada patrona karşı birleşen işçiler; işe polis, jandarma baskısı karıştığında diğer fabrikalar ve semt halkıyla (aileleri, yakınları, komşularıyla) dayanışarak karşı koymuştur. Mücadeleye giren ve az çok başarı elde eden her işçi eyleminin arkasında, yakındaki fabrikaların desteği ve işçilerin, aileleri ve oturdukları semtin yoksul halkıyla dayanışma içinde (Buna o günlerin bir özelliği olan devrimci öğrencilerin desteğini, TİP’in varlığını, ilerici demokratik kamuoyunun ilgisini de ekleyebiliriz) olmaları vardır. Üstelik bu mücadeleler o bölgedeki her büyük (önemli demek daha doğru) fabrikadaki mücadeleyle yenilenerek ilerlemiştir. Fabrikalardaki mücadelenin bastırılması, fabrikadan fabrikaya dayanışma ve semt emekçilerinin desteği ile engellenmiştir.
İŞÇİ İNİSİYATİFİNDEN KOPARILAN MÜCADELENİN BOZUŞMASI
Daha geniş bir açıdan bakarsak; işçiler fabrikalarda örgütlenirken, mücadelenin bir aşamasından sonra diğer fabrikalarla dayanışmış ve aileleriyle, gençleriyle, komşularıyla bir sınıf olarak örgütlenmişlerdir. Sendikalar ise sadece birer birey olarak işçiyi üye almışlar; mücadeleyi de sadece üyesi işçinin üstüne kuran anlayışı yücelterek (1960’ların uzlaşmacı, reformcu sendikacılığı sendika-işçi ilişkisini bu hale getirmişti), aslında sınıfla sendikalı işçi arasına sendikayı koymuşlardır. Ve mücadele giderek yasalar, tüzük ve sendikacıların yasalar çerçevesinde mücadele anlayışına indirgendiği için de, ilerleyen yıllarda sendika mücadelesi cılızlaşmış; en iyimser haliyle, sendika üyelerinin patronla mücadelesine indirgenmiştir. Dayanışma ise giderek sendikanın üyesi işçilerin sendika aracılığı ile dayanışmasına, hatta uluslararası sendika merkezleriyle törensel gösterilere dönüşmüştür. Böylece dayanışma; sanki ilerliyor ve büyüyor görünürken gerçekte cansız, içi boş bir slogana dönüşmüştür. 15-16 Haziran, işte işçilerin bu büyük inisiyatifinin ürünü; bütün önceki on yılın kazanımlarının ifadesi olarak patlak vermiştir.
İŞÇİ İNİSİYATİFİ YERİNE SENDİKACILARIN İNİSİYATİFİ GEÇTİ
Ne var ki 15-16 Haziran eylemi, 16 Haziran gecesi ilan edilen sıkıyönetimin de desteği ile ezilirken; önder işçilerin bir bölümü cezaevine konup mahkemelere çıkarılmıştır ama asıl büyük darbe, sıkı önetim-hükümet-patronlar cephesinin, 5 bine yakın önceki dönem mücadelesinin deneyimini taşıyan ileri işçinin işyerlerinden atılmasıyla vurulmuştur.
“Kara liste”ye alınan henüz uyanış sürecinde olan bu işçiler, bir daha işyerlerine alınmadılar. Geçim kaygısı da yakalarına yapışınca, sendikadan başak bir örgüt de bilmeyen işçiler, ellerine geçen tazminatla küçük esnaflığa soyundular, küçük atölyelere girip geçimlerini sağlamak istediler, kimisi memleketine döndü. Adeta yok edildiler.
Bu bakımdan ele alırsak; 15-16 Haziran öncesinin DİSK’i, işçi inisiyatifinin; işçilerin fabrikalara düzeyinde dayanışıp örgütlendikleri ve bir sınıf olarak örgütlenme girişimleriyle ilerledikleri, sendikacıların da bu süreçte işçi inisiyatifine tabi oldukları bir DİSK’tir. 1970 sonrasının DİSK’i, işçi inisiyatifi geriye itilip sendika yöneticilerinin ve onların inisiyatifinin öne çıktığı, giderek profesyonel sendikacıların ve sendika uzmanlarının işçi hareketini çekip çevirmeye başladığı bir DİSK dönemidir.
İŞÇİ SINIFI KENDİ TARİHİNDEN ÖĞRENEN BİR SINIFTIR
Bugün işçi sınıfı mücadelesinin bu en önemli döneminden (DİSK’in ilk dönemi) öğreneceğimiz çok şey olduğu bir gerçektir ve bugün sendikaların yeniden örgütlenmesi; içine girdikleri “örgütlenememe krizi”ni aşarak ayakları üstüne dikilmelerinden, on milyon işçinin sendikası olmaları gerektiğinden söz ederken; 15-16 Haziran öncesinde olduğu gibi, işyerlerinde işçi inisiyatifinin gelişmesinden, işyerleri arasındaki dayanışmanın dolaysızlaşmasından, işçilerin aileleriyle sendikaların çevresinde örgütlenerek, kültürel, sosyal, hatta siyasal bakımdan örgütlenip birleştirildiği; işçisiyle işsiziyle tüm sınıfın örgütleri olarak sendikaların yeniden biçimlenmesinden söz ediyoruz.
Kapitalizmin ve kapitalist güç odaklarının saldırılarını püskürtmenin başka bir yolu da yoktur. Bu “başka yolu yokluk”tan kurtuluşun yolu da; hem işçi sınıfının batı ülkelerindeki mücadeleci dönemlerinde, hem de Türkiye’de ‘60’lı yılları kapsayan ve 15-16 Haziran’la da taçlanan mücadelede gösterilmektedir.
İşçi sınıfı, kendi tarihinden (uluslararası ve ulusal) öğrenen bir sınıftır ve 1960’ları geri getiremeyeceğine göre o zaman sınıf (sınıftan yana sendikacılar, sınıfın ileri kesimleri ve partisi); işçi inisiyatifi, dayanışma, sendikal mücadelenin etrafında örgütlenme, yoksul halk kesimlerinin sendikal hareketle dayanışmasına kadar mücadelenin başlıca sorunlarını bugün nasıl çözümleyeceğini bulmak durumundadır.
15-16 Haziran’a gelen sürecin dersleri bu çözümlemeye önemli dayanaklar sunmaktadır. Tabii bakmasını ve öğrenmesini bilirsek!..

ERKAN AYDOĞANOĞLU

ERKAN AYDOĞANOĞ Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
15-16 Haziran’ın anlamı
Türkiye’de, işçi sınıfı mücadelesi içinde önemli bir yeri olan 15-16 Haziran direnişinin üzerinden 39 yıl geçti. Aradan geçen süreye rağmen, 15-16 Haziran direnişinin bugün işçi sınıfı mücadelesi açısından hâlâ hatırlanıyor olması, direnişin tarihsel anlamını, işçi sınıfı açısından ne kadar büyük bir önem taşıdığını gösteriyor.
Bu direnişi anlamlı kılan, onun yarattığı değerlerin giderek artan bir şekilde vurgulanmasının çok nedeni var kuşkusuz. En önemli neden, Türkiye tarihinde böylesi bir eylemin pek çok yönden ilk olması ve bugüne kadar aşılamamış olmasıdır. 15-16 Haziran direnişini önemli kılan nedir diye sorulsa, ilk akla gelen, işçilerin fiili ve birleşik mücadelesinin karşısında hiçbir engelin (yasaların, polisin, askerin vb.) duramayacağıdır.
15-16 Haziran direnişi kuşkusuz birdenbire olup bitmemiştir. 1967’de, Türk-İş’in uzlaşmacı sendikacık anlayışını sert bir dille eleştirerek ’in kurulması, o dönem koşulları açısından önemli sonuçlar ortaya çıkarmıştır. ’in devlet ve işveren yanlısı tutumu, üyesi olan işçi eylemlerine yeterince destek vermemesi ve özellikle üst yönetiminin hükümetlerle kurduğu “yakın” ilişkiler, o dönemde ’i kısa süre içinde çekim merkezi haline getirmiştir. O dönemde Türk-İş’in kamu işçileri ağırlıklı bir milyon, DİSK’in ise özel sektör ağırlıklı yüz bin civarında üyesi olmasına karşın, Türk-İş ve Adalet Partisi, DİSK’in hızla büyümesi ve işçi sınıfının en dinamik kesimlerini örgütlemeye yönelmesinden rahatsız olmuşlar ve 15-16 Haziran olaylarını ortaya çıkaran yasa değişikliklerini gündeme getirmişlerdir. İşkolu barajı yüzde 10’dan üçte bire çıkarılarak DİSK tasfiye edilmeye çalışılmış, bu saldırıya sessiz kalmayan DİSK ve Türk-İş üyesi işçiler, İzmit ve İstanbul’da kitlesel yürüyüşler düzenleyerek 15-16 Haziran direnişini yaratmışlardır.
15-16 Haziran direnişi, sadece yarattığı sonuçlar üzerinden değil, özellikle sendikalarını ve haklarını korumak için birleşen işçilerin, birleşince neler yapabileceğini dosta düşmana göstermeleri bakımından da önemlidir. Direnişle birlikte, farklı sendikalara üye binlerce işçinin, ortak bir hedef için ortaya koyduğu mücadeleci tutum, cesaret ve kararlılık, aradan geçen onca yıla karşın hâlâ hafızalardadır.
1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren artan grevler ve fabrika işgalleri ile belirgin bir ivme kazanan işçi-sendika hareketi, 15-16 Haziran 1970’te işçi sınıfının kitlesel eylemliliği, hareketin büyümesi ve güçlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu noktadan başlayarak, işçi sınıfının o ana kadar kendiliğinden gelişme gösteren karakteri, siyasal anlamda (kendisi için sınıf olma yolunda) sınırlı da olsa bir sıçrama yaratmıştır.
1967-71 döneminde işçi hareketinde yaşanan belirgin yükselişe bakıldığında, mücadelenin genel olarak önünde olan işçilerin önemli bir bölümünün o dönemdeki büyük fabrika ve işletmelerde çalışan örgütlü işçilerin öncülüğünde yürütüldüğü görülür. Bu dönemde gerçekleşen fabrika işgalleri ve grevlerin başarısında işyerlerine dayanan çalışmaların belirleyici rolü vardır. Sendikaların işyeri örgütlülüğünün yaygınlığı, üyelerin ve işyeri temsilcilerinin mücadelenin her aşamasına aktif olarak katılması, o dönemdeki eylem, grev ve direnişlerin başarılı olmasını sağlamıştır.
15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfının geleceğini “masa başında” ya da sermaye örgütleriyle kol kola girerek değil, sadece ve sadece hakları için mücadele içinde birleşik gücün yaratabileceğini göstermiştir. 15-16 Haziran direnişi yaşatılmak isteniyorsa, büyük düşünerek emekçilerin birleşik mücadelesini temel almak; işyerlerine ve üyelerin taleplerine dayanan bir sendikacılık tarzını benimsemek zorunludur.

 
Türkiye tarihinin işçi kalkışmaları

Orijinali için tıklayın

imageDİSK'in DGM eylemlerinden bir kare, eyleme geçmiş işçi sınıfının gücünü özetliyor

Türkiye tarihi boyunca işçi sınıfı ne zaman kitlesel biçimde sahne aldıysa, ülke siyasetinin başat aktörü haline geldi.

soL (HABER MERKEZİ) Modern Türkiye tarihi, en büyüklerinden biri 15-16 Haziran olan işçi sınıfı kalkışmalarıyla ve direnişleriyle doludur. Bu eylemler, yaşandıkları dönemde toplumun ana gündemi haline gelmiş ve işçi sınıfının kitlesel gücünün ülke siyasetine nasıl yön verebileceğini göstermiştir.
Devamını oku...
 
TMMOB'DEN BASIN AÇIKLAMASI: 39. YILINDA 15-16 HAZİRAN 1970 DİRENİŞİNİ YARATANLARI SELAMLIYORUZ

39. YILINDA
15-16 HAZİRAN 1970 DİRENİŞİNİ YARATANLARI SELAMLIYORUZ

Türkiye emek mücadelesinin önemli günlerinden 15-16 Haziran direnişinin 39. yılındayız. 1970 yılında, çalışma yaşamı ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen yasalarda değişiklik yapılmaya ve bu arada DİSK yok edilmeye çalışılmıştı. Buna yanıt 15-16 Haziran Direnişi ile verildi.

15-16 Haziran 1970 direnişinden bu yana, Türkiye‘deki hak ve özgürlükler mücadelesinin üzerinden 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 karanlığı geçti. Şimdi de kapitalist küreselleşmenin uyum yasaları ve işgalleri tüm insanlığı teslim almaya çalışıyor.

Emekten ve insandan yana olanların 15-16 Haziran ruhu ile tüm bu açık saldırılara direnmekten başka yolu yoktur.

Dünyada da ülkemizde de umut ancak başka bir yaşam arayışının güçlenmesinden geçmektedir. Bugün başka bir ülke ve dünyaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Kapitalizmin geleceği yoktur. Bizler insanlığın yok oluşa sürüklenmesine karşı özgürlüğün, barışın, kardeşliğin hâkim olduğu yepyeni bir dünyayı bugünden yaratmanın mücadelesini şimdi daha güçlü ve kararlı yürütmeliyiz. Neoliberal programın uygulayıcılarına, emperyalizme, gericiliğe ve darbecilere karşı yaşamın tüm alanında direnişimizi omuz omuza bir arada sürdürmeliyiz.

TMMOB, Türkiye mücadeleler tarihinin önemli günlerinden gördüğü 15-16 Haziranı, 15-16 Haziran direnişini yaratanları, DİSK‘i bir kez daha selamlamaktadır.

Mehmet SOĞANCI
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı

Makina Mühendisleri Odası

15–16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi’nin 39. yılında Türkiye, neo liberal politikalar ve yapısal ekonomik krizin yol açtığı işsizlik dalgalarıyla yüz yüzedir. Bugün milyonlarca insanımız işsizlik ve emek sömürüsünün pençesinde yaşamakta, örgütlenme hakkından mahrum bırakılmakta, ekonomik ve sosyal bunalıma sürüklenmektedir.

1970 yılında, çalışma yaşamı ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı İş Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası‘nda değişiklik öngören yasa tasarısı ile yüz binlerce işçinin meşru temsilcisi olan DİSK tasfiye edilmeye çalışılmıştı. Bu hak gaspına yanıt, 168 fabrika ve 150 bine yakın işçiyle birlikte 15–16 Haziran Direnişi ile verilmiştir. En temel demokratik haklardan olan çalışma ve örgütlenme özgürlüğüyle ilgili eylemlere kan dökerek müdahale edilmiş; yüzlerce sendikacı 12 Mart ve 12 Eylül mahkemelerinde yargılanmıştır.

15–16 Haziran, bugün için de çok şey ifade etmektedir. Zira Türkiye işçi hakları açısından Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO'ya göre en kötü ülkeler içinde yer almakta; işçi-iş sağlığı ve güvenliğinde büyük sorunlar yaşamaktadır. 4857 sayılı İş Yasası çalışma yaşamının bütününü kapsamamakta, esnek ve kuralsız çalışmayı yaygınlaştırmakta, işçileri başka işverenlere kiralama ve taşeronlaştırmayı yasallaştırmakta, kıdem tazminatları, fazla mesai ücretleri ile sendikal hak ve yetkileri budamaktadır. Bu kadarla kalınmayarak krizin faturası çalışanlara ödettirilmekte, kıdem tazminatlarını budamak için hazırlıklar yapılmakta, İşsizlik Fonu amaç dışı bir şekilde işveren kesimine destek için kullanılmaktadır.

Dünden bugüne uzanan sorunların kaynağı, çalışma yaşamı ve toplumsal yaşamın emek sömürüsü ve azami kâr hırsı ile kuşatılmasıdır. Bu nedenle son krizle birlikte, gerçek işsiz sayısı bir yılda 1 milyon 272 bin kişi artmıştır. Her dört çalışabilecek insandan birinin işsiz kaldığı Türkiye, işsizlikte OECD sıralamasında birinci, dünyada ikinci sırada yer almakta ve % 30'a doğru tırmanış ile dünya birinciliğine oynamaktadır.
Oysa çalışanları ve Türkiye'yi kuşatan bu sorunları aşmak; çalışma yaşamının insanca, iş güvenceli, örgütlü, toplu sözleşme ve grev hakları ve istihdamı esas alan, iş kazalarını en aza indirecek şekilde örgütlenmesi pekâlâ olanaklıdır. Bunun için yapılması gereken; neo liberal politikaların tamamen dışında insanı ve emeği temel alan eşitlikçi, sanayileşme, üretim ve istihdamdan yana bir çalışma yaşamı perspektifinin yaygınlaştırılmasıdır.

TMMOB Makina Mühendisleri Odası, 15–16 Haziran'ın 39. yıldönümünde, bu kapsamdaki talepleri kamuoyuyla paylaşmayı, toplumsal sorumluluğu gereği görev bilmektedir. MMO, ekonomik krizin mağdurları olan işsizleri ve emek sömürüsünün tüm acımasızlığına karşın ayakta kalma ve yaşama mücadelesi veren işçileri selamlamakta, DİSK'in 16 Haziran günü işten çıkarılan işçilerle birlikte Ankara'da yapacağı etkinlikleri desteklemektedir.

Emin KORAMAZ
TMMOB MAKİNA MÜHENDİSLERİ ODASI
Yönetim Kurulu Başkanı

 
DİSK'İN 15 - 16 HAZİRAN PROGRAMI

Orijinali için tıklayın

DİSK Genel sekreteri Tayfun Görgün’ün  15-16 Haziran direnişinin 39. yılı dolayısıyla yapılacak etkinlikler konusundaki basın açıklaması:

 

15 HAZİRAN’DA İŞTEN ATILMALARA KARŞI, 16 HAZİRAN’DA SENDİKAL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER İÇİN ALANLARDA OLACAĞIZ!

 

Bundan 39 yıl önce sendikal hak ve özgürlüklerin budanması ve DİSK’in kapatılması için hazırlanan yasal düzenlemelere karşı işçi sınıfımızın gösterdiği direniş hâlâ hafızalardadır. Dönemin çalışma bakanının deyişiyle “DİSK’in çanına ot tıkamak” için getirilmek istenilen yasal değişiklikler bu direnişle geri püskürtülmüştür.

 

Ancak sendikal yasalarda “o gün” püskürtülen değişikliklerin hepsi daha sonra 12 Eylül darbesiyle gerçekleştirilmiştir. Bugün çalışma hayatını düzenleyen yasaların tümü 12 Eylül ürünüdür. Bu “deli gömleği” içinde  çalışma hayatı tam bir çağdışı görünümdedir.

 

Birkaç örnek verecek olursak; Türkiye de sadece işçiler sendikalara üye olurken ve üyelikten ayrılırken notere gitmekte ve para ödemektedir. Sendikalar üyeleri adına sözleşme yaparken, işyeri, işletme, işkolu barajları ile engellenmektedir. Bir işyerinde sözleşme yapabilmek  için yetki mücadeleleri yıllarca sürmektedir. Türkiye, bu yasalar uluslararası normlara göre iyileştirilmediği için ILO’da kara listelere alınmaktadır.

 

Her ILO toplantısı öncesi Hükümet bu sendikal yasaları “değiştireceği” güvencesi vermekte fakat sonrasında bu sözünü tutmamaktadır. Yine en son olarak, Başbakan tarafından gerek Türkiye’de gerekse AB görüşmelerinde “sendikal yaşamı düzenleyen yasal değişikliklerin en gen 2009 yılının Nisan ayında çıkarılacağı” açıklanmıştır. Bu söz yine tutulmamıştır. DİSK olarak hem Cenevre’de, ILO toplantılarında bunun takipçisiyiz, hem de Türkiye’de alanlarda olacağız!
Devamını oku...
 
TKP'den 15-16 Haziran toplantıları

Orijinali için tıklayın

TKP'den 15-16 Haziran toplantıları

imageYapılan toplantılarda, 15-16 Haziran olaylarının içeriği ile bugünün işçi sınıf arasında bağ kurulması hedefleniyor

TKP ve Yurtsever Cephe İşçi Birliği, 15-16 Haziran işçi kalkışmasının 39. yıldönümünde Türkiye çapında "Sosyalizm ve İşçi Sınıfı" başlıklı toplantılar düzenliyor.

soL (HABER MERKEZİ) Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Yurtsever Cephe İşçi Birliği, 15-16 Haziran 1970 işçi kalkışmasının 39. yıldönümünde "Sosyalizm ve İşçi Sınıfı" başlıklı toplantılar düzenliyor.
Devamını oku...
 
ÖDP:15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ GÜNÜMÜZE IŞIK TUTUYOR

ÖDP Kadıköy İlçe Örgütü "15-16 Haziran Direnişi Günümüze Işık Tutuyor" başlığıyla bir program düzenliyor. Programda 15 Haziran Pazartesi günü "15-16 Haziran'dan bugüne işçi mücadelesi" paneli ve Yeniçeltek İşçi Direnişi Belgeseli yer alıyor.

15 Haziran Pazartesi günü saat:19.30‘da Kadıköy TAKSAV Salonu‘nda  düzenlenecek olan "15-16 Haziran‘dan bugüne işçi mücadelesi" paneline konuşmacı olarak DİSK Dev Maden Sen Genel Başkanı Çetin Uygur, Tuzla Tersane İşçisi Cihan Güneş ve DİSK eski Genel Sekreteri Mehmet Atay katılacak.

16 Haziran Salı günü saat:20.00‘de düzenlenecek olan Yeniçeltek işçi direnişi belgesel gösterimi ise BES 3 nolu Şube Salonunda gerçekleştirilecektir. 

 

 
Krize karşı eylemler 15-16 Haziran bilinciyle devam ediyor

Orijinali için tıklayın

Adana Krize Karşı Emek Ve Demokrasi Platformu daha öncesinde açıklamış olduğu program çerçevesinde ‘’Krize Karşı 15–16 Haziran Bilinciyle Yürüyoruz’’ eylemini 14 Haziran Pazar günü gerçekleştirdi.

Eylem platform bileşenlerinin saat 17:00 da İnönü Parkında toplanmasıyla başladı. Buradan yürüyüşe geçen platform bileşenleri Atatürk Caddesi boyunca ilerleyerek Uğur Mumcu meydanına geldi. DİSK’in KESK’in ve TMMOB temsilcilerinin katıldığı yürüyüşte demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler sırasıyla yerlerini aldılar.

Uğur Mumcu Meydanında platform adına basın açıklamasını okuyan KESK dönem sözcüsü Kahraman Oğuz; “platform olarak şehirde krize karşı birçok eylem ve etkinlik gerçekleştirdiklerini, bugün yapılan yürüyüşün onların arasında ayrıcalıklı bir yeri olduğunu” vurguladı. Oğuz, “gerçekleştirilen yürüyüşün ülkeyi derinden etkileyen 15–16 Haziran işçi eylemlerinin takipçisi olduklarını gösterdiğini ve bu mücadelenin güncel karşılığının kapitalimin krizine karşı emek ve demokrasi güçlerinin ortak eylemi olduğunu” belirtti.

Okunan basın açıklamasının ardından davul zurna eşliğinde çekilen halaylar ve atılan sloganlarla eylem son buldu. Eyleme yaklaşık 500 kişi katıldı.



Sendika.Org – Adana
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 15 Toplam: 94