DİSK tarafından başlatılan eylemler, Türk-İş’te örgütlü işçilerin beklenmedik ölçüdeki katılımıyla çığ gibi büyümüştü.
Türkiye’yi sarsan iki gün
15-16 Haziran İşçi Kalkışması, işçi sınıfının kitlesel
gücünün Meclis’te yapılan ayak oyunları ve polisin kaba kuvvetliye
durdurulmasının mümkün olmadığını ispatladı.
soL (HABER MERKEZİ)
1967 yılında sağcı Türk-İş yönetiminin mücadeleci beş sendikayı
konfederasyondan çıkarması üzerine kurulan DİSK, kuruluşundan itibaren
sermaye sınıfının yoğun tepkisiyle karşılaşmıştı. Üye sayısının kısa
bir süre içinde yüz binleri geçmesinin ardından sermaye sınıfı, DİSK’i
etkisizleştirmenin yollarını aramaya başladı.
Adalet
Partisi (AP) ve CHP’nin birlikte hazırladığı “274 Sayılı Sendikalar
Yasası” ile “275 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası”nda
değişiklik öngören yasa tasarısı, bu engelleme çabasının bir ürünüydü.
İşçilerin sendika seçme özgürlüğünü kısıtlayan yasa, DİSK’in
büyümesinin önüne geçmeyi ve sermaye yanlısı Türk-İş’ten kopmaları
engellemeyi hedefliyordu. Devlet, sermaye sınıfı ve Türk-İş arasındaki
işbirliği o denli açıktı ki; 11 Mayıs 1970 tarihinde Türk-İş Genel
Kurulu’nda konuşan AP’li Çalışma Bakanı ve eski Türk-İş yöneticisi
Seyfi Öztürk, kendinden emin bir şekilde “yakında DİSK’in çanına ot
tıkanacak!” diyordu.
Çığ gibi büyüyen kitle
Yasa
tasarısının Meclis’e gelmesiyle birlikte, anayasal direniş hakkını
kullanacağını açıklayan DİSK, 15 Haziran günü eyleme geçti. Ne var ki
eylemin başlamasıyla birlikte ortaya çıkan kitle, DİSK’in beklediğinin
dahi kat be kat üzerindeydi, zira hiç beklenmediği halde Türk-İş’te
örgütlü işçiler de eyleme topluca destek veremeye başlamışlardı.
Olaylar sırasında genç bir TEKEL işçisi olan Ahmet Sarıcan, o günü şöyle anlatıyor:
TEKEL
Kartal’da bölgenin en büyük işyeriydi ve Türk İş’te örgütlüydü. Biz
DİSK’in temsilciler toplantısında aldığı eylem kararını bir önceki
akşam işyeri temsilcisi arkadaşlarımızdan duyduk ve ertesi sabah için
kendimizi hazırladık. Kanımca eylem, DİSK’in hayal ettiği, ancak
ulaşabileceğini düşünmediği bir kitleselliğe ulaştı. DİSK daha ziyade
işyerlerinde direnişler ve yer yer sokak gösterileri düşünüyordu; ancak
temsilcilerin, öncü işçilerin başı çekmesiyle eylemin çapı birdenbire
büyüdü ve insanlar sokağa dökülmeye başladı.
Biz
kendi işyerimizde işçileri dışarı çıkarabileceğimizi beklemiyor, belki
diğer işçiler fabrikanın önüne gelirse bir bölüm çıkar diye
düşünüyorduk. Ama o büyük kalabalık TEKEL’in önüne geldiğinde fabrika
paydos etti. 5 bin kadar işçi vardı fabrikada çalışan, bahçeye çıkarak
diğer işçilerle buluştuk ve yürüyüşe geçildi. TEKEL’li kadınlar
önlükleriyle ayakkabıları ellerinde yürüyordu mesela, çok iyi
hatırlıyorum hâlâ. Her gittiğimiz yerde müthiş bir coşkuyla büyüdü
kalabalık.
Türk-İş’e
üye çok sayıda işçinin de DİSK’i savunmak üzere direnişe katılması,
eyleme rengini veren sınıf bilincinin önemli bir göstergesiydi.
Üzerlerinde iş kıyafetleri ve ellerinde pankartlarla caddeleri dolduran
işçiler, İzmit’te iki ve İstanbul’da dört ayrı koldan kent merkezlerine
doğru yürüyüşe geçtiler, barikatları aştılar. İşçilerin bu
kalkışmasıyla Türkiye’nin iki büyük kentinde yaşam durdu.
Sıkıyönetim ilan edildi
15
Haziran akşamı hükümet tarafından 60 günlük sıkıyönetim ilan edilmesine
rağmen, kalkışma 16 Haziran’da büyüyerek devam etti. Taksim’e doğru
çeşitli kollardan yürüyenlerin sayısı 150 bini aştı. Yollarda
barikatlar kurulmuş, vapurlar iptal edilmiş, hatta Bakırköy’den gelen
yürüyüş kolunun Taksim’e ulaşmasının engellenmesi için Haliç üzerindeki
iki köprü de kaldırılmıştı.
Gebze’den
gelen yürüyüş kolu ise Kartal’dan gelen kol ile birleşerek Kadıköy
İskele Meydanı’na ulaşmayı başardı. Kadıköy yakınlarında işçilerin
üzerine ateş açılması sonucu üç işçi hayatını kaybetti.
Öte
yandan, sıkıyönetim çerçevesinde müdahale etme emri alan askerlerin
ateş etmeyi reddettikleri, bazılarının akrabalarının yürüyüş kitlesinde
olmasından dolayı “bozgunculuk” yaptıkları belirtiliyordu. Kitle,
yürüyüş yolu ğzerindeki karakollara giriyor ve önceki gün gözaltına
alınan işçileri kurtararak yürüyüşe devam ediyordu.
Eylemler yasama sürecini geri çeviriyor
Sıkıyönetimin
ilanı sonrasında İstanbul’da iki ayrı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi
kuruldu. 3 aylık sıkıyönetim boyunca, gerek 15-16 Haziran olayları ile
ilgili olarak 260 kişi hakkında 69 dava açıldı. Verilen cezalardan en
ağırı, 1 yıl hapis oldu. Eylemler sırasında gözaltına alınan ve
tutuklanan DİSK yöneticileri ise üç aylık tutukluluktan sonra ceza
almaksızın serbest bırakıldı..
Eylemlerin
ardından, son onaylama merci olan Senato’nun gündemine gelen yasa
tasarıları, CHP’nin tavrını “yapılmak istenen değişikliklerin gerçekte
olumlu bir amaca yönelmiş olduğu, ancak bazı eleştirilerin üzerinde
durulması gerektiği” şeklinde bir açıklama ile değiştirmesi sonucunda
yeniden görüşülmek üzere Meclis’e iade edildi.
Tasarı,
29 Temmuz tarihinde senatonun üzerinde yaptığı değişikliklerle bir kez
daha kabul edilerek yasalaştı. Ancak kanunun iptali için Anayasa
Mahkemesi’ne başvuran Türkiye İşçi Partisi ve CHP’nin iptal istemleri
üzerine Anayasa Mahkemesi, 9 Şubat 1971 tarihinde yasayı iptal etti.
İki günden geriye kalan...
TEKEL işçisi Ahmet Sarıcan, eylemi ve bugün ile bağlarını şöyle değerlendiriyor:
15-16
Haziran genel direnişi, Türkiye işçi sınıfının kendisinin nasıl bir güç
olduğunu fark ettiği, siyasi yönü ağır basan ve siyasi taleplerin açık
biçimde ifade edildiği bir eylem oldu.
Ana
hatlarıyla eylemin kendiliğinden geliştiğini söylemek elbette mümkün ve
doğrudur; ancak hareketin soldan etkilenmediğini söylemek yanlış olur.
Bu direnişin başını çeken insanlar sol siyasetle teması olan örgütlü
işçilerdi. Ayrıca o dönem güçlü olan gençlik hareketiyle de bir bağın
olduğunu unutmamak lazım.
O
yıllarda Türkiye işçi sınıfının siyasi örgütlenmesi zayıftı, ancak
sınıf bir hareketlilik içindeydi. 15-16 Haziran ile bugün arasındaki en
önemli fark, o döneme dinamizmini veren hareketliliğin bugün mevcut
olmaması. Buradan bakıldığında, sınıfın yeninden siyasallaşmasının
sağlanabilmesi için, hareketlenme yaratmaya yönelik bir örgütlenmenin
önemli olduğunu düşünüyorum.
ÇETİN UYGUR: 15-16 HAZİRAN OLAYLARI BİR YOL GÖSTERİCİDİR
ONURKAN AVCI
Yeraltı Maden-İş’i anlatırken öykünün asıl
kahramanı Çetin Uygur’u anmamak olmaz. Çetin Uygur 1940’ta Zonguldak
Devrek’te doğmuştur. Yeraltı Maden İş ise Yeni Çeltek’te 1975’te. Çetin
Uygur’un adı Zonguldak kent tarihinde “iz bırakanlar” faslında yer
almaktadır. Yeraltı Maden-İş, Yeni Çeltek maden ocaklarında
“üretenlerin yönetebileceğine” dair ilk ve tek deneyimi hayata
geçirmiştir. Yeraltı Maden-İş, Çetin Uygur’un evladı gibidir.
Doğmasında, büyümesinde, serpilip gelişmesinde, örnek alınmasında
yadsınamaz emeği vardır. Yeraltı Maden-İş üyesi işçiler, hayalin
gerçeğe döndüğü o yılları büyük bir özlemle anmaktadır. Pek çoğunun
evlatlarına Çetin ismini vermesi bundandır...
İnönü Alpat’ın bu ifadelerle anlattığı, maden işçilerinin ‘Çetin Abisi’
Çetin Uygur ile 15-16 Haziran olaylarını ve işçi sınıfı mücadelesinin
dününü bugününü konuştuk.
»15-16 Haziran Olaylarını tetikleyen etkenler nelerdi?
Öncelikle 15- 16 Haziran’ı tanımlarsam; 15- 16 Haziran Türkiye işçi
sınıfı tarihinde tam bir dönüm noktası ve bir boyutuyla da sendikal
mücadeleye önemli dersler, yol göstericiler taşıyan bir süreçtir. Çünkü
o süreçte siyasi iktidarın ciddi biçimde sınıfa yönelik saldırısı,
sadece sendikal platformda değil, onun en genelindeki düşünce
odaklarına da yönelikti. Dolayısıyla buna karşı başlatılan bir mücadele
sadece ve sadece sendikal hakları yok etme, sendikal örgüt kurucularına
belirli kurallar getirildiği söylenen olay ciddi bir dikkatle
bakıldığında 1950’ler, 60’lar öncesindeki bir geri noktaya hapsetmenin
karşısındaki bir ayağa kalkış, bir direniş, bir mücadele ve bir başarı
olarak tanımlanabilir.
»Bugün de insanlar, ‘sendikalı olduğu
için işçi çıkartan’ zihniyet egemen olduğu için sendikalı olmaya
korkuyor, ya da onların hangi sendikaya üye olacağına başka odak güçler
büyük ölçüde belirleyen oluyor, iktidara yakın sendikalar çalışanlara
dayatılıyor... Yani bugün işçi sınıfının etrafında benzer koşulları yok
mu? Eğer varsa niçin o tarihteki gibi bir mücadele yükselemiyor?
Çok da net bir benzerlik var denemezse de, bugünkü mücadele açısından
15-16 Haziran ciddi bir yol göstericilik taşıyor. Çünkü o dönemde
yapılan saldırganlığa karşı, sadece ve sadece başlangıç adımını DİSK’e
üye olan işçilerdi, sonrasındaki destek ise tüm işçilerle sağlandı.
Dönemin çalışma bakanı DİSK’i kapatmaya yöneliyordu. Ama görüldü ki
işçiler sadece DİSK üyesi olarak ayağa kalkmadı. 200 bini aşkın işçi
yürüdü ve yürürken talepleri çok netti. Tıpkı 1980 sonrası Zonguldak’ın
ayağa kalkışı gibi, ücret ve sosyal haklar değil demokrasi diyerek
yürüyen maden işçileri gibi ciddi bir düşüncenin de kaynağı olan 15-16
Haziran, bugünün de yol göstericisi olma niteliğini taşıyor.
Bir
önemli nokta da Türkiye’deki sosyalist düşünce emeğin çıkarlarını temel
alan düşüncenin çok farklı çizgilerde ve çok farklı yerlerde olması. Bu
dağılım da ortak davranış, ortak tavırdan bizi mahrum ediyor.
Özellikle bugün ortak davranışlı sermayeden doğan kriz toplumları ciddi
biçimde tahrip ederken, elindeki demokratik hakları da siyasi
iktidarlar aracılığıyla almaya kalkarken, solun bu konuda ortak
tavırdan uzak kalmasının eksikliği çok büyük. Ortak davranış
sağlanırsa, yaşam koşulları yüzünden savrulmuş olan işçi sınıfını, ve o
sınıfın bilinç düzeyini yükseltir. Bu bilinç de onların siyasi
tercihlerini yapmasını getirecek ama maalesef bundan çok uzağız. Yerel
yönetim seçimlerinde bile ortak davranamayan bir sol çizgiden
bahsediyoruz bugün.
Ama o süreç ile bugün arasındaki çok önemli bir
ayraç; o zamanlar bir konfederasyon merkezi olan bir DİSK var ve onun
yaptığı eyleme Türk- İş’e üye olan işçiler de katıldı. Sendikasız
işçiler ve bağımsız sendika üyeleri de katıldı. İstanbul-Ankara yolu
üzerindeki çoğu işyeri kapılarını kilitleyip işçileri dışarı
çıkarmazken, işçiler de 2 gün üretimi durdurdu hem de içeride kilitli
oldukları halde. Yani bugünün aksine; o süreçte DİSK’in hem sendikal
anlamda hem de düşünsel anlamda bir liderliği vardı.
»Yani
bugünü 15-16 Haziran sürecini başlatan koşullardan uzak tutan en büyük
eksiklik o tarihteki DİSK gibi her anlamda lider bir konfederasyon
mudur?
Bugün DİSK devam ediyor ama bugünün değişen koşulları da
dünden çok farklı. Devletin elindeki tüm değer ve hizmet üreten
kurumlar yerli ve yabancı sermayenin eline devredilmiş durumda. Yani
böyle bir işlevi yerine getirmek için en son görevlendirilmiş olan AKP
İktidarı, kendi iktidarı açısından da, Sanayi Bölgeleri adı altında
kendi arkasında bir sermaye sınıfı yaratıyor. Dolayısıyla artık tek tek
iş kollarındaki sendikaların başarılı olabilmesi çok zor. O
sendikaların kendi başlarına örgütlenme mücadelelerinin, tek tek hak
alma uğraşlarının, işyerlerinden başlayıp düzene kadar ulaşan
mücadelenin korunabilmesi ve gelişebilmesi zor.
Bugün de sosyal
güvence yok, kovulan işçilerin yanı sıra kalanların da büyük bir kısmı
kayıtdışı çalıştırılıyor. Sanayi bölgesinde bir işletmeye çalışan
işçiler, o işletmeyle bağlantılı başka işverenlerin de saldırısına
maruz kalıyor. Bu saydığım koşullar gözönüne alındığında; DİSK,
işçilerin tek tek iş kollarında sendikal mücadele vermesi yerine
kollektif bir mücadeleyi önüne koymak zorunda. Ortak bir mücadele
oluşturulmalı. Sanayi Bölgeleri örgütlenmeleri sağlanmalı, iş kolu
ayrımı, sendikalı-sendikasız ayrımı gözetmeksizin, işçi-işsiz ayrımı
gözetmeksizin, emekli-çalışan ayrımı gözetmeksizin bölge
örgütlenmelerini önüne koymak zorunda. Çünkü, demek ki sermaye sınıfı
ve onun iktidarı, tüm işçilerin mücadelesinin ortaklaştığı bir kuvvetle
karşı karşıya bırakılmalı. Ayrıca işçinin sadece iş saatini değil 24
saatini örgütlemek zorundayız. Onun çocuklarının okul sorunundan kendi
özel sorunlarına kadar tüm sorunlarını gündeme alan 24 saatlik bir
örgütlenme ağı gereksinimi var.
Elimizdeki olanaklarımızı açık bir
şekilde değerlendirdiğimiz de, örneğin “Anayasa’daki bir maddeyle
Türkiye’nin imzasını taşıyan uluslararası sözleşmelerdeki bir kanun
çelişirse uluslararası sözleşme geçerlidir” deniliyor ama yapılmıyor.
Demek ki biz bunu hayata geçirmeye yönelik bir mücadele oluşturmalıyız.
“İstiyoruz, verin” diyerek sadece ve sadece meydanları dolduran bir
söylemin yerine “Alıyorum, uyguluyorum” diyen bir mücadele çizgisini
önümüze koymalıyız.
»Peki 15-16 Haziran olaylarında devrimcilerin rolü neydi?
O süreçte devrimcilerin rolü çok açık ve nettir. Bunu güzel bir örnekle
anlatayım: Bir arkadaşım vardı, sanırım o zaman Singer fabrikasında
çalışıyor bir yandan İstanbul Kartal semtinde bir işçi derneğinde
koşturuyordu. 15-16 Haziran olaylarında uzun süre hapishanede yatmış bu
işçi arkadaşımı yıllar sonra görüp, “Ne yaptın, nasıl oldu?” diye
sorduğumda, bana “Ben devrim oluyor sanmıştım” dedi. Bu bütün her şeyin
ifadesiydi. Yani o, işyerindeki ve yaşamdaki hakları konusundaki
öğretilerin sonucunda bir ayağakalkışın yol göstericiliğiyle hareket
etmişti. Ayrıca üniversite gençliği, özellikle 68 kuşağının ve solun
zenginliğinin içinde farklı düşünce odaklarının içinde olsa bile böyle
bir eylemde DİSK’in kapısına gidip, “Biz ne yapabiliriz?” diye sordu.
Düşünebiliyor musunuz? Devrimci Gençlik, “Bizim katkımız nasıl
olacaktır?” diye sordu ve o mücadele sırasında sınıfın saflarında
yeraldılar.
»Zonguldak’daki madenlerin kârlı işletmeler
olmasına rağmen özelleştirilmesi ve işçi sayısının azaltılmasının
nedeni, işçi sınıfı mücadelesinde maden emekçilerinin ön saflarda
yeralması mıydı?
Zonguldak’da da 15-16 Haziran olaylarının
ardından sıkıyönetim ilan edilmişti. Zonguldak maden işçisinin özelliği
en tehlikeli ve yıpratıcı işlerden birini yapmasıdır. Onların okumayı
bırakın, düşünmeye bile vakti olmuyordu. Çünkü günde 12 saat çalışıyor
ve o ağır çalışmayla gidip 10 saat yatmak zorunda. İşte bu işçiler ne
zaman sorun ortaklaşırsa o zaman ayağa kalkıyor.
Daha öncesinde
Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar’ın öldürülmesiyle başlayan olaylardaki,
1990 eyleminde 80’lerde gaspedilen haklarını geri almak için
ayaklanması gibi. O eylemde de “Turgut Özal’ın, İshak Alaton’un
kapatalım o zaman ocakları!” sözleri çınlamıştı.
Çünkü evrensel
sermaye, Körfez sürecinden dolayı hızla kömüre yönelmiş ve dünyanın en
zengin kömür ocaklarını kapatmıştı. İngiltere’de maden işçilerine
saldırılan olayların arkasında da, Hollanda’nın, Fransa’nın,
Belçika’nın Almanya’nın kömür ocaklarının kapatılmasının arkasındaki de
budur. Türkiye’de de bunu İstediler çünkü Ereğli Demir Çelik’i de,
Karabük’ü de, İskenderun’u da kömür işletmeciliği açısından oraya
bağlayacaklardı.
Nitekim Türkiye’deki siyasi iktidarlar
aracılığıyla bu başarıyı elde ettiler. Buna somut bir örnek; Zonguldak
Ereğli Demir Çelik 2, 5 yılda milyon ton kömür tüketiyor ve bunun 2.2
milyon tonunu Ukrayna ve Avustralya’dan getiriyor.
Karabük Demir
Çelik de aynı. Böyle politikalara karşı Zonguldak maden işçisinin ayağa
kalkması en doğal hakkıdır ve bunun için sendikal, siyasi yol gösterici
niteliği taşıyan bir lidere ihtiyaç vardır.
»Peki o süreci en
merkezinde yaşamış insanlardan biri ve madencilerin ‘Çetin Abisi’
olarak bugün ekranlarda adeta popstar yarışmaları gibi izleyenlerin
gözü önünde müsabakalar düzenleyerek maden işçisi alındığını
gördüğünüzde, kaçak maden ocaklarındaki göçüklerde ölen işçi
haberlerini duyduğunuzda ne hissediyorsunuz? Ve maden işçisinin hatta
sendikaların bile bu durumu neredeyse kanıksamış olmasını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Benim o kadar içinde bulunduğum maden
işçilerinde ben o zaman şunu görmüştüm: İşçilerin devrimcilere, sol
düşünceye kesin bir güveni vardı. Bu güvenin de temeli 1968’den beri
gelen bir sesleniş olayıydı. Dolayısıyla bugün onlara ulaşabilen bir
durum olmadığı gibi, devletin elindeki neredeyse tüm maden ocakları
özel şirketlere devredildi. Böyle uygulamaların yanısıra yoksulluğunda
delice arttığı bir noktada işini kaybetme korkusu ağır basarak,
sessizliğe itiyor. Onlara güven veren bir solun olmaması ve siyasi yol
göstericinin eksikliği onları yeni bir örgütlenmeye kapalı tutuyor.
Biz bugün sendikal örgütlülüklerimizi sanki sınıf örgütü değil de
ekonomik örgütlülükmüş gibi varedip, o kavrama hapsediyoruz. Oysa
sendika sadece ekonomik mücadele değil, işçinin siyasi yol
göstericiliğini de görev bilmeli. Bu yapılırsa olumsuzlukları aşmak
mümkün olabilir.
»15-16 Haziran süreci ve sonrası bir çok
sosyalist için “Ordunun devrimci bir rolü olabilir mi?” sorusunun
olumsuz ve net bir yanıtı olarak kabul edildi. Deneyimle gelen bu
yanıta siz de katılıyor musunuz? 15-16 Haziran bu sorunun yanıtının
miladı mıdır?
Evet. Şöyle kısa bir tanım yapalım: 1946’yla birlikte
Türkiye’nin ABD ile geliştirdiği NATO ittifakı gibi ilişkiler
dolayısıyla, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana cumhuriyeti koruyucu
sıfatı taşıyan TSK, Türkiye’deki ekonomik, siyasi, politik, toplumsal
tüm kriz aşamalarında krizin aşılması doğrultusunda görev
üstlendirilmiş bir örgüttür. Dolayısıyla o krizin aşılması yönünde
darbeleri yapar, iktidara oturur ve ona göre tehlikeli olan odakları
–ki bu öncelikli olarak sosyalist örgütlerdir– tasfiye eder. Ondan
sonra da kapitalist sisteme düzeni tekrar teslim eder ve o zamanda da
bunu yaptı. Ama bugün 1990’la birlikte, 80 darbesinde en son ‘görevini’
yerine getirdikten sonra devletin elindeki tüm değer üreten kurumlar
sermayeye devredildi. Dolayısıyla sermaye sınıfı bu süreçte yeni bir
liberal devlet ve onun iktidarını yaratmanın karmaşasının içinde. Yani
bu krizi aşmak için tekrar TSK’ye başvurulur. Görevleri bellidir ve
onlar devreye girerler.
»Yani bu düşünce o süreçte kanıtlanmış oldu?
Evet. Hatta şu an görülen o ki Ergenekon Davası’nda adı altında
yürütülen süreç, kriz anlarında orduya görev düşmediği ve hatta espri
yapalım:
Genelkurmay Başkanı’nın yerinin protokoldeki yerinin
Devlet Su İşleri Müdürü’nün yanı olduğu söylenmeye çalışılıyor.
Ergenekon bir dağıtma süreci ama bu dağıtmanın içinde bütün cefayı,
acıları çekmiş Türkiye Solu’nun bir kesimi tarafından “ordu
cezalandırılıyor” diye tanımlansa da AKP bu arada kendi derin devletini
oluşturmaktan geri durmuyor.
EKREM KANDEMİR: KURŞUNLAR ÜZERİMİZE YAĞAN YILDIZLAR GİBİYDİ
UFUK KOŞAR
O dönem Philips’de Türkiye Maden - İş sendikası
işyeri temsilcisi olan ve direnişte komite başkanlığı yapan Ekrem
Kandemir’le 15-16 Haziran’ı konuştuk. Bingöl’den okuma hevesiyle
İstanbul’a göç eden Kandemir, birçok yerde çalıştıktan sonra Philips’e
girerek hayatını idame ettirmeye çalışmış. 15-16 Haziran işçi
direnişinde 26 yaşında olan Kandemir şuanda 65 yaşında. Aradan geçen 36
yıl boyunca birçok etkinlikte, eylemde konuşan, deneyimlerini aktaran
Kandemir, gençleri ateşlemek, yeniden bir mücadele ruhu yaratmak için
çabaladığını belirtiyor.
»15-16 Haziran’a nasıl gelindiğinden bahsedermisiniz?
Süleyman Demirel ve onun hükümeti sendikalar yasasını, toplu sözleşme
ve örgütlenme haklarını kaldırmaya çalıştılar. Kaldırmak içinde meclise
yasa teklifi getirdiler. Buna karşılık DİSK’te boş durmadı. 10
Haziran’a gelindiğinde büyük tehlikeyi gördü ve işyeri temsilcilerini
toplayarak bir toplantı yaptı. Eylem kararı alarak bildiri haline
dönüştürdü. Ve örgütlü olduğu işyerlerine gönderdi. Bildiriler okundu
sonrasında da komiteler oluşturuldu. Komitelerin amacı, ailemizdeki
fertlerden, komşularımızdan, arkadaşlarımızı örgütleyerek destek
sağlamaktı. Bu faaliyetide 2 gün gibi kısa bir sürede başardık. 13-14
Haziran’ da bahçesi olan fabrikalarda eylem propagandası yaptık.
Haziran’da müsait olan işyerlerinin tekrardan bahçelerinde olmayanlar
işyerine yakın yerlerde propaganda yaptılar.
Ben bölge komiteleri
başkanıydım. Haliç, Boğaziçi, Kilyos’a kadar olana bakıyordum. Bu
bölgeler fabrikalar olarak en iyi üretime sahipti.
»Eylem günlerinde nasıl bir örgütlenme çalışmasıyla başarı kazandı işçi sınıfı? Neler yaşandı?
15 Haziran’a gelindiğinde bu sefer daha örgütlü bir biçimde, disipli
bir şekilde, içerde yürüyüşler gerçekleşti. Yasanın görüşülmesini
engellemek için amacıyla yaptığımız propagandalarda büyük destek
sağladık.
16 Haziran’da Levent, Beşiktaş, Mecidiyeköy, Kağıthane,
İstinye bölgelerinden gelen arkadaşlarla buluştuk. O dönem çok sayıda
kadın arkadaş çalışan vardı. Onlarda yürüyüşlerde en önde önlar
dururdu. Ki o dönem 10 bin civarında katılan kadın vardı. Taksim’e
yürüyüş başlattığımız zaman şundaki Sabancı binasıyla, Emlak
Bankası’nın olduğu yerde büyük bir alan vardı, Levent’e kadar. Bu alana
tamamen moloz dökülmüş ve tepecikler oluşmuştu iki tarafta. Asker
buraya barikat kurmuştu. Barikata ulaştığımız zaman asker havaya üç el
silah sıktı. Sonra asker açıldı arkadaki polis barikatı da küfürlerle
ve coplarla bize saldırdı. Biz de komite olarak toparlanarak, polisin
üzerine yürüdük. Göğsümüzü gere gere yürüdük kurşunlara karşı. Onlara
karşı yerdeki molozları kullandık. Çok sayıda insan vardı eyleme
katılan. İşveren iki gün önceden işçiler bu eyleme katılmasınlar diye
TÜRK-İŞ’e bağlı yerlerde işçilere ücretli izin verdiler. Buna benzer
bir çok şey oldu ama bir türlü işçilerin bu eylemlere katılmasını
engelleyemediler.
Çeşitli çatışmalar meydana geldi. Mitingte destek
veren çoluk çocuk herkesle birlikte polisi ablukaya almaya başladık.
Polis geri çekilmek zorunda kaldı. 1. Levent’e kadar yollarda taş
yığınları, araçların geçmesini bırak, insanların bile geçmesini
engelliyordu. Kadıköy, Topkapı’da eylemler durdu. Anadolu Yakası ve
Avrupa Yakası yürüyüş konvoyları Levent’teki çatışmayı duyduğu için
buluşma yerimiz olan Taksim Meydanı yerine Levent’e yöneldiklerini
duyduk. Ancak bu gerçekleşmedi, çünkü bütün deniz ulaşım araçları
denizin ortasında toplanmıştı. Sadece Unkapanı ve Galata Köprüleri
açılmıştı. Bu esnada Levent’e çatışmalar devam ediyordu. Bu
çatışmalarda 7 arkadaşımız kurşunlardan yaralandı. Daha sonra kurşun
yarasından dolayı bir arkadaşımın Kağıthane Belediyesi’nde bacağının
kesildiğini gördüm. Levent’e geldiğimizde yaklaşık 100 bini aşkın insan
olduğunu gördüm.
Levent-Zincirlikuyu arasında askeriye yeniden
barikat kurdu. Bu esnada ben ve iki görevli arkadaşımız komutanın
cipinin üstüne atladık. Komutanı sıkıştırdık. Önce o konuştu, dinledik.
Bize yürüyüşü durdurmamız gerektiğini söyledi ancak arkadaşlarımızın
gözaltına alınma ihtimali olmasından dolayı durduramayız, yürüyeceğiz
dedik. Komutan da yürüyüşü durdurmayacağımızı biliyordu çünkü
arkadaşlarımız ölmek var, dönmek yok düşüncesiyle ilerliyordu.
Kurşunları üzerimize yağan yıldızlar gibi görüyorduk. Sonra komutan
Zincirlikuyu’daki barikata ulaşalım dedi. Oraya gittik, diyaloglarımız
sürerken, barikatların kaldırılması, işçi kardeşlerimizin iş yerlerine
dönmeleri için Beşiktaş ve Mecidiyeköy yollarının açık tutulması için
güvence aldık. Sonra arkadaşlarımızın yanına döndüğümüzde işyerlerine
dönmelerini söyledik komite olarak. İşyerlerine döndükten sonra
Philips’in bahçesinde Kemal Türkler radyoda bir konuşma yapıyordu.
Türkler, “emekten gelen gücümü kullanarak hedefimiz başarıya
ulaşmıştır. Bundan dolayıdır ki bütün işçi kardeşlerimiz işyerlerine
dönsün” dedi. Daha sonra bu konuşmayı dinleyenler Türkler’in
konuşmasını saptırarak yazdılar. O yüzden vurguluyorum. Türkler bize
çalışın demedi. İşe döndük ama işbaşı yapmadık. Haklarımızı alabilmek
için işverenlerle masaya oturduk. Hiçbir işçinin işten atılamayacağını
ve ücretlerin kesin olarak verilmesini protokollerle garanti altına
alarak anlaştık.
»15-16 Haziran eyleminden işçi
sınıfı, sorunlara karşı muhalif ses çıkaran kesim gururla söz eder,
panaller düzenlenir, konuşulur. Bu ruhu ayakta tutmak adına yapılan
etkinliler dahilinde, şimdiki zamanda mümkün mü böyle bir eylemi tekrar
hayata geçirmek?
Aslında o güne kadar Türkiye ve civar ülkelerde
görülmemiş bir inançla verilmiş bir kavga, mücadeledir bizim
direnişimiz, kazancımız. O dönem 67’den örgütlenipte 70’e gelindiğinde
DİSK üzerinde yüz binin üzerinde bir örgütlülük oluştu. Anadolu’dan
gelenler yollarda inip eyleme destek oldular, Trakya’dan gelenler
indiler, destek verdiler. Şimdi böyle bir mücadelenin önüne
geçilemediği için tarih sayfalarında yeri aldı. Ama bugün görüyoruz ki
Türkiye’de sol, solcu lafını kullanan çok insan var. Komünistim diyen
çok insan vardır ama ne yazık ki bunların hiçbirini gerçek anlamda
göremiyoruz. TİP vardı, aktif olan TKP vardı. Bu oluşumların legal olan
hallerini şimdiler çok iyi görüyoruz. Yani şu anda o dönem ki ruhtan
eser yok. O ruhu görebilmemiz için lider olması gerekiyor. Lider yok.
Türkiye’deki sendikal hareket, demokratik kitle örgütü hareketi kusura
bakmasınlar Kemal Türkler’in bir parmağı etmiyor. Çünkü Kemal Türkler
kolay kolay karar vermezdi. Karar verdiği anda da asla geri döndürme
şansı olmazdı.
»Türkiye’de anlattığınız gibi bir ruh halinin
olmaması biraz da genç kuşağın yakın tarihini irdelememesi ya da devlet
nezdinde anlatılmaması olarak görülebilir mi?
12 Eylül darbesi
bu ülkeyi karabatağa dönüştürdü. Sendikal faaliyetler durduruldu o
dönemde. 15-16 Haziran’a gelmeden önce sendikal örgütlenme de iş kolu
barajını otuzbine çıkartıp, DİSK’i kapatmak, alanı gerici ve sarı
sendikalara bırakmak niyetindeydiler. Ama biz hiç susmadık,
susmayacağız. İki defa idamdan dönen biri olarak onların yaptıklarını
bizi terbiye eder gibi değil de, tam tersine kırbaçlanarak, ateşleyerek
anlatmaya çalışacağız ki gençler yaşadıklarımızı düşünsünler, bu
heyecanı yaşasınlar, araştıma amacı içine girsinler. Ben ve benim gibi
insanlar vardır, vardır ki BirGün ve benzeri bazı gazetelerde yaşıyor.
Ama bu da yeterli değil, yaygınlaştırmak gerekiyor.
»Bir daha o dönemdeki gibi bir eylemlilik oluşturulsa, yürüyüşler düzenlense yürür müsünüz?
Her gün olsa en önde yürürüm. Böyle bir durum olması için insanları şu
anda teşvik ediyorum. Bu kışkırtmaysa onu da yapıyorum. En önde de
yürürüm. Çünkü benim arkamdan gelen genç koşarak önüme geçmelidir ki o
mücadelenin anlamı ortaya çıksın. Ne yazık ki bugün hiçbir genç bunu
anlamıyor. Bir yandan da medya da bizim gibi insanları bulup ortaya
çıkartmalı, konuşturmalı, gençlere tarihi anlatmalıyız.
»Türkiye’de şu an da 15-16 Hazirandaki koşulu gerektirecek bir ortam var mı?
15-16 Haziran, bir kesimi haklarını yok edip kendi saltanatını
sürdürenlere karşı çıktı. Ama bugün 15-16 Haziranı 10’a 15’e katlayacak
eylem koşullar var. Her konuşmada, her harekette eylem gerektiren bir
ortam.
Artık gazetelerin manşetlerine rezillikler sığmıyor.
Aydınlarımız camdan gökyüzü görmeye çalışıyorlar, çatıya çıkıp görmeyi
düşünmüyorlar.
TARİHİ DEĞİŞTİREN 2 UZUN GÜN
Sermaye birikimi ve sınıflar arasındaki mücadelenin sosyo-mekânsal
boyutu, henüz ülkemizde yeterli ilgiye mazhar olmuş değil. Oysa, 15-16
Haziran direnişinin gelişimine bakarken, işçilerin siyasi tercihleri ve
mekânsal dinamikler üzerinden yapılacak bir çözümleme ufuk açıcı
olabilir
HAKAN KOÇAK
Bu yazıda 15-16 Haziran direnişinin
sosyo-mekânsal boyutları üzerinde yorumlar geliştirmeyi, dönemin işçi
sınıfı yapısına dair okumalar yapmayı hedefliyoruz. Türkiye işçi
hareketi tarihi yazınında yeterli ilgiyi görmemiş olduğunu düşündüğümüz
iki tema; sınıf hareketinin mekânsal boyutu ve işçilerin siyasi
tercihleri, yapacağımız okumaların temelini oluşturacaktır. Elbette
burada bir gazete yazısının hacmi dikkate alınarak, ortaya konacak
argümanların ayrıntılı açıklamalarının yapılmasının imkânsızlığı göz
önünde bulundurulmalıdır.
HAREKETİN MEKÂNSAL BOYUTU
Sermaye birikimi ve
buna bağlı olarak sınıflar arasındaki mücadelenin coğrafi-mekânsal
boyutu, dünya Marksistlerinin epey zamandır üzerinde durdukları
konulardan olsa da henüz ülkemizde yeterli ilgiye mazhar olmuş değil.
Hele de işçi hareketi tarihi bağlamında. Oysa örneğin, 15-16 Haziran
direnişinin oluşum ve gelişimine bakarken mekânsal dinamikler üzerinden
yapılacak bir çözümleme ufuk açıcı olabilir.
Direniş, her şeyden
önce büyük bir coğrafi yoğunlaşmayla ilişkilidir. İstanbul’un 1950’li
yıllardan itibaren yaşadığı hızlı ve yoğun sanayileşme süreci
1960’larda daha da hız kazanmıştır. Hem kamu yatırımlarından bu kente
ayrılan büyük pay, hem de uygulanan cömert teşviklerin çektiği özel ve
yabancı sermaye yatırımlarıyla İstanbul, Türkiye sanayiinin büyük
bölümünü bünyesinde toplar. 1964-1972 yılları arasında kentteki imalat
sanayii yatırım ve üretiminde çok yüksek bir büyüme yaşanır (1964’te
1.293 olan, 10 ve daha fazla işçi çalıştıran büyük işyeri sayısı, yüzde
82,4’lük bir artışla 1972’de 2.359’a yükselir). Yine bu dönemde
İstanbul’un imalat sanayii katma değeri içindeki payı yüzde 38
civarındadır. Bu gelişmelere paralel olarak imalat sanayiinde istihdam
edilen işçi sayısı da 1964’te 108 bin dolayında iken, yüzde 103’lük bir
artışla 1972’de 219 bine ulaşır (Bu sayılar aynı zamanda Türkiye
sanayii işçilerinin yüzde 35 ve yüzde 37.5’ine tekabül etmektedir).
Özetlenen gelişmeler İstanbul’u ülkenin en büyük işçi sınıfı kenti
haline getirmiştir. Benzer bir gelişme komşu kent Kocaeli’nde de
yaşanır. İstanbul-Kocaeli kuşağı Türkiye işçi sınıfının dinamik gelişim
çizgisini ve sınıflar mücadelesinin fay hattını temsil etmektedir.
1967’de Türk-İş’ten koparak kurulan DİSK tam da bu fay hattındaki
dinamizmle büyür, burada gelişen işçi sınıfının taleplerine yanıt
verir, mücadelesine öncü olur.
Ele alınan dönem içinde aynı zamanda
İstanbul sanayiinin sektörel bileşiminde de değişimler yaşanır. Kentin
gıda ve dokuma-giyim sanayiindeki payı azalırken; kimya ve metal
eşya-makine imalat dallarındaki payı artış gösterir. 70’lerin başında
madeni eşya sanayii kuruluşlarının yüzde 66.3’ü ve bu sektörde çalışan
işçilerin yüzde 50.2’si kentte toplanmıştır. Dünyada geleneksel olarak
işçi hareketinin öncü kesimini oluşturan metal sanayii işçilerinin bu
yoğunlaşması, 1960’ların sonlarında DİSK’in öncü gücünü oluşturan
Maden-İş Sendikası’nın ve 15-16 Haziran direnişinin gelişiminde etkili
olacaktır.
15-16 Haziran 1970’te fabrikalarından çıkarak
sokaklarda yürümeye başlayan işçilerin üç ana güzergâhta
yoğunlaştıkları görülür. İstanbul Anadolu yakasındaki işçiler, Ankara
yolu olarak isimlendirilen bugünkü E-5 karayolu üzerinden Pendik,
Kartal, Maltepe hattını izleyerek Kadıköy’e yönelirler. İkinci
güzergâhta, Haliç havzasındaki Kâğıthane ve Eyüp’ten gelenlerle Topkapı
bölgesi işçilerinin yürüdüğü gözlenir. Üçüncü kol ise
Levent-Mecidiyeköy yönünden gelen işçilerden oluşmaktadır. Madeni eşya
sanayinin o sıralardaki dağılımına bakıldığında: büyük ölçekli
işyerlerinin Topkapı, Eyüp, Kâğıthane, Alibeyköy ile Anadolu tarafında
Kartal, Maltepe, Pendik ve Çayırova hattında toplandıkları görülür.
Metal sektörü işyerlerinin bu coğrafi dağılımı ile işçilerin toplanma
ve yürüyüş güzergâhları çakışmaktadır. Nitekim iki gün boyunca
yürüyüşlere katılan işçilerin çalıştıkları fabrikalara dair verilen
listelerde metal işkolundakilerin büyük bir çoğunluğu oluşturdukları
görülür. İki gün süren gösterilerin ardından gelen sıkıyönetime rağmen
direnişin sürdürüldüğü fabrikaların çoğu da yine bu işkolundadır.
Gösterilerin
en özgün yanlarından birisi, öncü yürüyüşçülerin güzergâhlarındaki
fabrikaların önlerinde yaptıkları çağrılarla buralardaki işçileri de
kendilerine katmalarıdır. Coğrafi yoğunlaşma ve ana yollara ya da
merkezlere yakınlık belirleyici bir etken olarak görülür.
1950’lerde
oluşmaya başlayan ve özellikle Kâğıthane yönündeki gelişimini o
sıralarda da sürdüren Haliç havzası ve 60’lı yıllarda giderek yoğunluk
kazanan Kartal-Gebze-Kocaeli hattı, birbirlerine çok yakın onlarca
büyük fabrikanın işçilerinin kolaylıkla bir araya gelebildikleri iki
ana eylem yatağını oluşturur. Ana güzergâhlara ve tarihi merkeze uzak
bir bölge olan Beykoz’daki fabrikalardan direnişe hiçbir katılımın
olmaması bu noktada dikkate değer bir durumdur. Tabii bölgede DİSK’in
güçlü bir örgütlülüğünün olmaması bu durumun başlıca nedenidir. Ama
yukarıda saydığımız bölgelerde Türk-İş’e bağlı işyerlerinden ciddi
katılımların olduğu da unutulmamalıdır. Bölgedeki Paşabahçe fabrikası,
hem 15-16 Haziran’ın öncesindeki ünlü 1966 greviyle hem de direnişten
hemen bir yıl sonra yaşadığı sert grevle işçi hareketinin odaklarından
biri olmuştur. Bu yerel örüntüler içinde gelişmiş dinamizmin dönemin
işçi hareketiyle eklemlenememesi, mekânsal dinamiğin ve örgütsel sınıf
kapasitesinin işçi hareketinin gelişimindeki önemini gösterir.
İki
gün boyunca kentin hemen tüm ana arterlerinde süren yürüyüşler ve
bunları durdurmak için güvenlik güçleri tarafından oluşturulan
barikatlarda yaşananlar David Harvey’in bu konuda söylediklerini
doğrular niteliktedir: “İşçi sınıfı hareketleri ile burjuvazinin mekânı
denetim altında tutma konusunda göreli güçleri, iki sınıf arasındaki
güç ilişkilerinin çok uzun süredir kurucu unsuru olmuştur”. İşçiler
önce mekânsal yakınlığı kullanarak güçlerini artırmış, ardından mekânı
işgal ederek adeta sınıfsal bir sezgi ya da içgüdüyle kentin
merkezlerine yönelmişlerdir. İktidar, barikatlar kurarak, köprüleri
açarak ve en sonunda sıkıyönetim ilan ederek kentsel mekânın denetimini
yeniden elde edebilmiştir. Derin vadilere ve kentin sınırlarına itilmiş
işçi kitleleri bu kalkışmayla kendileri için yasaklı olan alanlara
girmiş; kentin tarihi merkezlerinden, Bağdat Caddesi gibi üst sınıf
semtlerinden geçen yürüyüş kollarının ürkütücü görüntüsü,
iktidardakiler için kentsel alandaki sınıfsal denetimin yitirilişinin
sembolik bir resmini oluşturmuştur.
GÖSTERİCİ İŞÇİLERİN SOSYAL-SİYASAL PROFİLİ
Direnişle
ilgili çalışmalarda, yapılan anma programlarında, 1970 yazında yaşanan
bu büyük işçi direnişinde yer alanların siyasi, kültürel ve sosyal
profilleri hakkında ciddi bir ilgiye rastladığımız söylenemez. O
yıllarda, farklı teknik ve ilgilerle, farklı alanlarda yapılmış kimi
sosyal bilim araştırmalarından ve seçim sonuçlarından yararlanarak bu
konuda kimi ipuçları yakalamak mümkün olabilir. Örneğin 1970-71’de,
hareketin geliştiği önemli bölgelerden birisi olan Kâğıthane
civarındaki bir mahallede yapılan antropolojik gözlemlerde, büyük
bölümü bölgedeki fabrikalarda işçi olan mahalle sakinlerinin ağırlıklı
olarak, Sünni Karadenizliler ve Alevi-Kürtlerden oluşan iki büyük
topluluk içinde gündelik yaşamlarını sürdürdükleri aktarılır. Semtteki
küçük işletmelerin çoğunda, büyük ve organize işletmelerin ise
bazılarında gözlenen, işçi ve patronlar arasındaki hemşerilik ve mezhep
temelindeki himayeci bağlara değinilir. Yine siyasi tercihlerin de
büyük ölçüde mensup olunan topluluğun paylaştığı kültürel değerler
temelinde yapıldığına dikkat çekilir.
Yukarıda saydığımız yürüyüş
güzergâhlarında yer alan, o tarihlerde büyük ölçüde birer işçi semti
özelliği gösteren ilçelerin, direnişten kısa süre önce yapılan 1969
milletvekili seçimlerindeki oy dağılımlarına bakmak bize dönemin
işçilerinin genel oy verme tercihleri hakkında fikir verebilir
kanısındayız. Bu bağlamda, Eyüp, Gaziosmanpaşa (GOP), Kartal,
Zeytinburnu, Beykoz gibi ilçelerdeki duruma bakabiliriz. Sayılan
bölgelerin tümünde 50’lerin Demokrat Parti geleneğinin devamı olan
merkez sağ çizgideki Adalet Partisi’nin (AP), Türkiye ve İstanbul
ortalamalarının üstünde oy oranlarıyla birinci parti olduğunu, dönemin
ana muhalefet partisi CHP’nin İstanbul ortalamasının altında oy
oranlarında kaldığını görürüz. Sosyalist çizgideki Türkiye İşçi Partisi
ise Eyüp ve GOP’ta İstanbul ortalamasının üzerinde oranlara
ulaşabilmiş, diğerlerinde bu ortalamanın altında kalmıştır. İlçeler
düzeyindeki bu oy dağılımının, gösterilerde yer alan işçilerin
tercihlerini de büyük ölçüde yansıttığını düşünmemek için bir neden
görünmüyor. Nitekim seçimlerden hemen önce yapılan bir alan
araştırmasının sonuçları da AP’nin ağırlıklı olarak işçilerden oy
aldığını göstermektedir. Bu sonuçlara bakılarak; merkez sağ
eğilimindeki bir partinin seçmeni olmanın, militan bir işçi direnişine
katılmak için bir engel oluşturmadığı ya da bu durumun kapitalist
toplumlardaki sınıf mücadelesinin ekonomik ve siyasi düzeyleri
arasındaki ayrımın Türkiye’ye özgü daha da ağırlaşmış bir tezahürü
olduğu yorumları yapılabilir. Ama nasıl yorumlanırsa yorumlansın bu
ikili yapının Türkiye işçi sınıfının ana gövdesi için tarihi boyunca ve
şimdi de geçerli olduğu unutulmamalıdır.
Sonraki yıllarda yaşanan
gelişmelere baktığımızda, zirvesini 15-16 Haziran direnişinin
oluşturduğu 1960’ların işçi hareketi birikiminin, işçi sınıfının sosyal
ve siyasal yapısında önemli dönüşümler yarattığını görmek mümkün
olacaktır. Örneğin, sayılan işçi semtlerinin tümünde, 1973 yılında
yapılan seçimlerde, bu kez ortanın solu açılımıyla işçi sınıfına
yönelen CHP’nin birinci parti durumuna geldiği görülür. 1977’ye
gelindiğinde ise daha yedi yıl önce yasal değişikliklerle kolayca
tasfiye edileceği hesaplanan DİSK yüz binlerce emekçiyi Taksim
Meydanı’nda buluşturabilecek bir kapasiteye erişmiştir. İşçi
hareketimizin tarihini ve temel yönelimlerini anlayabilmek için, 15-16
Haziran direnişini her yönden ve daha derinlikli çözümlemelerle ele
almak gerekli ve yararlı olacaktır. Kuşkusuz bu aynı zamanda büyük
direnişin yaratıcılarına saygının da ifadesi olacaktır.
Yararlanılan Kaynaklar:
• Alan Duben, Kent, Aile, Tarih, İstanbul: İletişim Yay, 2002.
• Turgan Arınır-Sırrı Öztürk, İşçi Sınıfı Sendikalar ve
15/16 Haziran, İstanbul: Sorun Yayınları, 1976.
• Mustafa Sönmez, İstanbul’un İki Yüzü,
Ankara: Arkadaş Yayınevi, 1996.
• Erol Tümertekin, İstanbul İnsan ve Mekân,
İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997.
• David Harvey, Postmodernliğin Durumu,
İstanbul: Metis Yayınları, 1997.
• Cumhuriyet Dönemi İstanbul İstatistikleri-5: Seçim (1950-1995), İBB. Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayını, 1998.
• Muzaffer Sencer, Türkiye’de Sınıfsal Yapı ve Siyasal Davranışlar, İstanbul: May Yayınları, 1974.
|
|
|
Orijinali için tıklayın
15–16 Haziran işçi hareketleri Türkiye tarihinde
bir ilktir. İşçilerin anayasaya dayanarak direnişi ve siyasal atmosfer
12 Mart'ta askeri muhtırayla dağılmış, sonrasında işçilerin dayandığı
“anayasal özgürlük” kavramının önüne bir set çekilmiştir.
İstanbul - BİA Haber Merkezi
16 Haziran 2008, Pazartesi
15-16 Haziran İşçi Direnişi, 15-16 Haziran 1970'de gerçekleşen
ayaklanmadır. Türkiye tarihindeki ilk işçi sınıfı ayaklanması olması
özelliğini taşımaktadır.
Türkiye'de genel siyasal durum
Darbe öncesinde Demokrat Parti iktidarının “oy verme” ile
sınırladığı siyasallaşma, darbe sonrasında adeta bir siyasal
bastırılmışlığın dışavurumudur. Anayasanın topluma yansıması kendini
siyasallaşma olarak göstermiştir. Basının özgürleştirilmesi, aydınların
ve gençlerin siyasallaşması, işçi hareketlerinin artışı, bir darbeyle
başlayan bir diğeriyle kesintiye uğratılan ve bir üçüncüsüyle de
tamamen nokta konulan bir dönemin siyasal ortamının belirleyicileriydi.
Darbe ertesinde, sivil yönetime dönüşte siyasal partiler çeşitlenmiş,
1965 seçimleriyle çok partili sistem genişlemiştir. 10 Ekim 1965’te
yapılan genel seçimler “milli bakiye sistemi”yle yapılmış, seçim
sonucunda AP tek başına mutlak çoğunluğu elde ederken, en fazla ikinci
oyu CHP almış, bunların dışında seçime katılan partilerden dört tanesi,
yüzde 10 barajının altında kalsalar da mecliste yer bulmuşlardır. |
|
Devamını oku...
|
|
|
Orijinali için tıklayın
“Bizler Demirdöküm işçileri olarak, karar verdik ve and içtik. Bizim
namusumuz gibi koruduğumuz sendikaları kapatabilirler, ama bizim
kafamızdaki bilgileri asla kapatamayacaklar”
Bugün,
yaşanan ekonomik krizi bahane eden hükümetin ve patronların işçi
sınıfına yönelik saldırganlığı gitgide artarken, yeni bir direniş ve
zafer kuşağı yaratmanın eşiğindeki işçi sınıfının yolu şanlı 15-16
Haziran direnişiyle aydınlanıyor. Şanlı 15-16 Haziran direnişini
yaratan Türkiye işçi sınıfı ise son dönemlerde yaptığı fabrika
işgalleri, işyeri direnişleri ve kitlesel mitinglerle yeni 15-16
Haziran direnişleri yaratmanın sancılarını yaşıyor.
Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihi açısından en önemli
günlerden ikisi, 15 ve 16 Haziran 1970 günleri yaşanmıştı. Başta
İstanbul ve İzmit olmak üzere Ankara, İzmir, Adana, Sakarya gibi
illerin sanayi bölgelerinden, üniversitelerinden 150 bin kişi alanlara
çıkarak gücünü ortaya koymuştu. AP ve CHP’nin oylarıyla Meclis’te kabul
edilen Sendikalar Kanunu ile DİSK kapatılmak isteniyordu. Kırdan kente
göçen ve işçileşen kitlelerin çalışma koşulları hergün daha da
vahşileşirken, yüzde 100’lere varan zamlarla yaşam koşulları
zorlaştırılıyordu. İşçilerin tek dayanağı olan sendikalarının da
ellerinden alınmaya kalkılmasına işçi sınıfı büyük bir direnişle engel
oldu. |
|
Devamını oku...
|
|
|
GERÇEK
İ. Sabri Durmaz
15-16 Haziran’ın bugüne tuttuğu ışık!
İşçi
sınıfı mücadelesinin dününe bakarken, elbette onun kahramanca
atılımlarıyla övünmek, gururlanmak hakkımızdır. Böyle mücadelenin
nispeten zayıf seyrettiği dönemlerde, dünkü yüksek tempolu mücadele
dönemleri genç işçiler için motivasyon kaynağıdır.
Ama dünkü önemli mücadele günlerini, bugüne ışık tutan yönleriyle ele
alırsak; dün ve bugün mücadeleye emek verenlerin emeğine, alın terine
de gerekli saygıyı göstermiş oluruz.
Bu açıdan 15-16 Haziran, 40 yıla yakın bir zamandan (önümüzdeki yıl 40.
yılı olacak) beri işçi sınıfı ve onun mücadelesi için bir ilham kaynağı
olmaya devam etmektedir.
Hele işçi haklarına karşı sermayenin bütün güçleriyle saldırıya geçtiği
şu günlerde, 15-16 Haziran, ondan da çok 15-16 Haziran’a denk gelen
süreç, bize çok şey öğretmeye devam eden bir süreçtir.
Evet, 15-16 Haziran işçi sınıfımızın tarihinin en şanlı günleridir. Tarih bunu böyle kaydetmiştir.
İşçilerin sendika seçme özgürlüklerini ellerinden almak için Adalet
Partisi (AP) ve CHP’nin iş birliği ile Meclis ve Senato’dan geçirilen
sendikalar yasasına karşı işçilerin; bu işçi düşmanı yasayı kabul
etmeyeceklerini dosta düşmana, Türkiye ve dünyaya ilan etmeleridir.
İki günlük bu büyük eylem, aslında 1960’ın başlarında başlayan ve
ikinci yarısında adeta dizginlenemez biçimde ilerleyen işçilerin, bir
sınıf olarak birleşip örgütlenme ve bilinç sıçraması gösterdiği
yılların zirvesidir.
Sınıfın bu atılımını engellemek için DİSK’e bağlı sendikaları, “işkolu
barajları” yoluyla engellemek isteyen hükümet ve “muhalefete” karşı
sınıfın bir başkaldırı eylemidir 15-16 Haziran!
İŞÇİ İNİSİYATİFİ, DAYANIŞMA VE MÜTTEFİKLERİYLE ÖRGÜTLENME
Bu dönemin en önemli özelliği; işçilerin kendi fabrikalarında, en
gerisinden en ilerisine kadar örgütlenerek, eylemlerini en büyük
kitlesellikle yaparken, aynı zamanda yakındaki fabrikalarla
dayanışmayı, önce mücadele edenlerden öğrenerek ilerlediği bir
dönemdir. Bu hareket, aynı zamanda işçilerin aileleriyle, hatta
yakınları, komşularıyla da başka bir örgütlenme ve dayanışma içinde
oldukları bir dönemdir. Fabrikadaki hareket, ekmekçi semtleri de
örgütleyerek ilerlemiştir. Fabrikada patrona karşı birleşen işçiler;
işe polis, jandarma baskısı karıştığında diğer fabrikalar ve semt
halkıyla (aileleri, yakınları, komşularıyla) dayanışarak karşı
koymuştur. Mücadeleye giren ve az çok başarı elde eden her işçi
eyleminin arkasında, yakındaki fabrikaların desteği ve işçilerin,
aileleri ve oturdukları semtin yoksul halkıyla dayanışma içinde (Buna o
günlerin bir özelliği olan devrimci öğrencilerin desteğini, TİP’in
varlığını, ilerici demokratik kamuoyunun ilgisini de ekleyebiliriz)
olmaları vardır. Üstelik bu mücadeleler o bölgedeki her büyük (önemli
demek daha doğru) fabrikadaki mücadeleyle yenilenerek ilerlemiştir.
Fabrikalardaki mücadelenin bastırılması, fabrikadan fabrikaya dayanışma
ve semt emekçilerinin desteği ile engellenmiştir.
İŞÇİ İNİSİYATİFİNDEN KOPARILAN MÜCADELENİN BOZUŞMASI
Daha geniş bir açıdan bakarsak; işçiler fabrikalarda örgütlenirken,
mücadelenin bir aşamasından sonra diğer fabrikalarla dayanışmış ve
aileleriyle, gençleriyle, komşularıyla bir sınıf olarak
örgütlenmişlerdir. Sendikalar ise sadece birer birey olarak işçiyi üye
almışlar; mücadeleyi de sadece üyesi işçinin üstüne kuran anlayışı
yücelterek (1960’ların uzlaşmacı, reformcu sendikacılığı sendika-işçi
ilişkisini bu hale getirmişti), aslında sınıfla sendikalı işçi arasına
sendikayı koymuşlardır. Ve mücadele giderek yasalar, tüzük ve
sendikacıların yasalar çerçevesinde mücadele anlayışına indirgendiği
için de, ilerleyen yıllarda sendika mücadelesi cılızlaşmış; en iyimser
haliyle, sendika üyelerinin patronla mücadelesine indirgenmiştir.
Dayanışma ise giderek sendikanın üyesi işçilerin sendika aracılığı ile
dayanışmasına, hatta uluslararası sendika merkezleriyle törensel
gösterilere dönüşmüştür. Böylece dayanışma; sanki ilerliyor ve büyüyor
görünürken gerçekte cansız, içi boş bir slogana dönüşmüştür. 15-16
Haziran, işte işçilerin bu büyük inisiyatifinin ürünü; bütün önceki on
yılın kazanımlarının ifadesi olarak patlak vermiştir.
İŞÇİ İNİSİYATİFİ YERİNE SENDİKACILARIN İNİSİYATİFİ GEÇTİ
Ne var ki 15-16 Haziran eylemi, 16 Haziran gecesi ilan edilen
sıkıyönetimin de desteği ile ezilirken; önder işçilerin bir bölümü
cezaevine konup mahkemelere çıkarılmıştır ama asıl büyük darbe, sıkı
önetim-hükümet-patronlar cephesinin, 5 bine yakın önceki dönem
mücadelesinin deneyimini taşıyan ileri işçinin işyerlerinden
atılmasıyla vurulmuştur.
“Kara liste”ye alınan henüz uyanış sürecinde olan bu işçiler, bir daha
işyerlerine alınmadılar. Geçim kaygısı da yakalarına yapışınca,
sendikadan başak bir örgüt de bilmeyen işçiler, ellerine geçen
tazminatla küçük esnaflığa soyundular, küçük atölyelere girip
geçimlerini sağlamak istediler, kimisi memleketine döndü. Adeta yok
edildiler.
Bu bakımdan ele alırsak; 15-16 Haziran öncesinin DİSK’i, işçi
inisiyatifinin; işçilerin fabrikalara düzeyinde dayanışıp
örgütlendikleri ve bir sınıf olarak örgütlenme girişimleriyle
ilerledikleri, sendikacıların da bu süreçte işçi inisiyatifine tabi
oldukları bir DİSK’tir. 1970 sonrasının DİSK’i, işçi inisiyatifi geriye
itilip sendika yöneticilerinin ve onların inisiyatifinin öne çıktığı,
giderek profesyonel sendikacıların ve sendika uzmanlarının işçi
hareketini çekip çevirmeye başladığı bir DİSK dönemidir.
İŞÇİ SINIFI KENDİ TARİHİNDEN ÖĞRENEN BİR SINIFTIR
Bugün işçi sınıfı mücadelesinin bu en önemli döneminden (DİSK’in ilk
dönemi) öğreneceğimiz çok şey olduğu bir gerçektir ve bugün
sendikaların yeniden örgütlenmesi; içine girdikleri “örgütlenememe
krizi”ni aşarak ayakları üstüne dikilmelerinden, on milyon işçinin
sendikası olmaları gerektiğinden söz ederken; 15-16 Haziran öncesinde
olduğu gibi, işyerlerinde işçi inisiyatifinin gelişmesinden, işyerleri
arasındaki dayanışmanın dolaysızlaşmasından, işçilerin aileleriyle
sendikaların çevresinde örgütlenerek, kültürel, sosyal, hatta siyasal
bakımdan örgütlenip birleştirildiği; işçisiyle işsiziyle tüm sınıfın
örgütleri olarak sendikaların yeniden biçimlenmesinden söz ediyoruz.
Kapitalizmin ve kapitalist güç odaklarının saldırılarını püskürtmenin
başka bir yolu da yoktur. Bu “başka yolu yokluk”tan kurtuluşun yolu da;
hem işçi sınıfının batı ülkelerindeki mücadeleci dönemlerinde, hem de
Türkiye’de ‘60’lı yılları kapsayan ve 15-16 Haziran’la da taçlanan
mücadelede gösterilmektedir.
İşçi sınıfı, kendi tarihinden (uluslararası ve ulusal) öğrenen bir
sınıftır ve 1960’ları geri getiremeyeceğine göre o zaman sınıf
(sınıftan yana sendikacılar, sınıfın ileri kesimleri ve partisi); işçi
inisiyatifi, dayanışma, sendikal mücadelenin etrafında örgütlenme,
yoksul halk kesimlerinin sendikal hareketle dayanışmasına kadar
mücadelenin başlıca sorunlarını bugün nasıl çözümleyeceğini bulmak
durumundadır.
15-16 Haziran’a gelen sürecin dersleri bu çözümlemeye önemli dayanaklar sunmaktadır. Tabii bakmasını ve öğrenmesini bilirsek!..
ERKAN AYDOĞANOĞ
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
15-16 Haziran’ın anlamı
Türkiye’de,
işçi sınıfı mücadelesi içinde önemli bir yeri olan 15-16 Haziran
direnişinin üzerinden 39 yıl geçti. Aradan geçen süreye rağmen, 15-16
Haziran direnişinin bugün işçi sınıfı mücadelesi açısından hâlâ
hatırlanıyor olması, direnişin tarihsel anlamını, işçi sınıfı açısından
ne kadar büyük bir önem taşıdığını gösteriyor.
Bu direnişi anlamlı kılan, onun yarattığı değerlerin giderek artan bir
şekilde vurgulanmasının çok nedeni var kuşkusuz. En önemli neden,
Türkiye tarihinde böylesi bir eylemin pek çok yönden ilk olması ve
bugüne kadar aşılamamış olmasıdır. 15-16 Haziran direnişini önemli
kılan nedir diye sorulsa, ilk akla gelen, işçilerin fiili ve birleşik
mücadelesinin karşısında hiçbir engelin (yasaların, polisin, askerin
vb.) duramayacağıdır.
15-16 Haziran direnişi kuşkusuz birdenbire olup bitmemiştir. 1967’de,
Türk-İş’in uzlaşmacı sendikacık anlayışını sert bir dille eleştirerek
’in kurulması, o dönem koşulları açısından önemli sonuçlar ortaya
çıkarmıştır. ’in devlet ve işveren yanlısı tutumu, üyesi olan işçi
eylemlerine yeterince destek vermemesi ve özellikle üst yönetiminin
hükümetlerle kurduğu “yakın” ilişkiler, o dönemde ’i kısa süre içinde
çekim merkezi haline getirmiştir. O dönemde Türk-İş’in kamu işçileri
ağırlıklı bir milyon, DİSK’in ise özel sektör ağırlıklı yüz bin
civarında üyesi olmasına karşın, Türk-İş ve Adalet Partisi, DİSK’in
hızla büyümesi ve işçi sınıfının en dinamik kesimlerini örgütlemeye
yönelmesinden rahatsız olmuşlar ve 15-16 Haziran olaylarını ortaya
çıkaran yasa değişikliklerini gündeme getirmişlerdir. İşkolu barajı
yüzde 10’dan üçte bire çıkarılarak DİSK tasfiye edilmeye çalışılmış, bu
saldırıya sessiz kalmayan DİSK ve Türk-İş üyesi işçiler, İzmit ve
İstanbul’da kitlesel yürüyüşler düzenleyerek 15-16 Haziran direnişini
yaratmışlardır.
15-16 Haziran direnişi, sadece yarattığı sonuçlar üzerinden değil,
özellikle sendikalarını ve haklarını korumak için birleşen işçilerin,
birleşince neler yapabileceğini dosta düşmana göstermeleri bakımından
da önemlidir. Direnişle birlikte, farklı sendikalara üye binlerce
işçinin, ortak bir hedef için ortaya koyduğu mücadeleci tutum, cesaret
ve kararlılık, aradan geçen onca yıla karşın hâlâ hafızalardadır.
1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren artan grevler ve fabrika
işgalleri ile belirgin bir ivme kazanan işçi-sendika hareketi, 15-16
Haziran 1970’te işçi sınıfının kitlesel eylemliliği, hareketin büyümesi
ve güçlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu noktadan başlayarak,
işçi sınıfının o ana kadar kendiliğinden gelişme gösteren karakteri,
siyasal anlamda (kendisi için sınıf olma yolunda) sınırlı da olsa bir
sıçrama yaratmıştır.
1967-71 döneminde işçi hareketinde yaşanan belirgin yükselişe
bakıldığında, mücadelenin genel olarak önünde olan işçilerin önemli bir
bölümünün o dönemdeki büyük fabrika ve işletmelerde çalışan örgütlü
işçilerin öncülüğünde yürütüldüğü görülür. Bu dönemde gerçekleşen
fabrika işgalleri ve grevlerin başarısında işyerlerine dayanan
çalışmaların belirleyici rolü vardır. Sendikaların işyeri
örgütlülüğünün yaygınlığı, üyelerin ve işyeri temsilcilerinin
mücadelenin her aşamasına aktif olarak katılması, o dönemdeki eylem,
grev ve direnişlerin başarılı olmasını sağlamıştır.
15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfının geleceğini “masa başında” ya da
sermaye örgütleriyle kol kola girerek değil, sadece ve sadece hakları
için mücadele içinde birleşik gücün yaratabileceğini göstermiştir.
15-16 Haziran direnişi yaşatılmak isteniyorsa, büyük düşünerek
emekçilerin birleşik mücadelesini temel almak; işyerlerine ve üyelerin
taleplerine dayanan bir sendikacılık tarzını benimsemek zorunludur.
|
|
|
Orijinali için tıklayın
DİSK'in DGM eylemlerinden bir kare, eyleme geçmiş işçi sınıfının gücünü özetliyor
Türkiye tarihi boyunca işçi sınıfı ne zaman kitlesel biçimde sahne aldıysa, ülke siyasetinin başat aktörü haline geldi.
soL (HABER MERKEZİ)
Modern Türkiye tarihi, en büyüklerinden biri 15-16 Haziran olan işçi
sınıfı kalkışmalarıyla ve direnişleriyle doludur. Bu eylemler,
yaşandıkları dönemde toplumun ana gündemi haline gelmiş ve işçi
sınıfının kitlesel gücünün ülke siyasetine nasıl yön verebileceğini
göstermiştir.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
39. YILINDA
15-16 HAZİRAN 1970 DİRENİŞİNİ YARATANLARI SELAMLIYORUZ
Türkiye
emek mücadelesinin önemli günlerinden 15-16 Haziran direnişinin 39.
yılındayız. 1970 yılında, çalışma yaşamı ve temel sendikalar mevzuatını
düzenleyen yasalarda değişiklik yapılmaya ve bu arada DİSK yok edilmeye
çalışılmıştı. Buna yanıt 15-16 Haziran Direnişi ile verildi.
15-16
Haziran 1970 direnişinden bu yana, Türkiye‘deki hak ve özgürlükler
mücadelesinin üzerinden 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 karanlığı geçti.
Şimdi de kapitalist küreselleşmenin uyum yasaları ve işgalleri tüm
insanlığı teslim almaya çalışıyor.
Emekten ve insandan yana olanların 15-16 Haziran ruhu ile tüm bu açık saldırılara direnmekten başka yolu yoktur.
Dünyada
da ülkemizde de umut ancak başka bir yaşam arayışının güçlenmesinden
geçmektedir. Bugün başka bir ülke ve dünyaya her zamankinden daha fazla
ihtiyaç vardır. Kapitalizmin geleceği yoktur. Bizler insanlığın yok
oluşa sürüklenmesine karşı özgürlüğün, barışın, kardeşliğin hâkim
olduğu yepyeni bir dünyayı bugünden yaratmanın mücadelesini şimdi daha
güçlü ve kararlı yürütmeliyiz. Neoliberal programın uygulayıcılarına,
emperyalizme, gericiliğe ve darbecilere karşı yaşamın tüm alanında
direnişimizi omuz omuza bir arada sürdürmeliyiz.
TMMOB, Türkiye
mücadeleler tarihinin önemli günlerinden gördüğü 15-16 Haziranı, 15-16
Haziran direnişini yaratanları, DİSK‘i bir kez daha selamlamaktadır.
Mehmet SOĞANCI
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı
15–16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi’nin 39. yılında Türkiye, neo
liberal politikalar ve yapısal ekonomik krizin yol açtığı işsizlik
dalgalarıyla yüz yüzedir. Bugün milyonlarca insanımız işsizlik ve emek
sömürüsünün pençesinde yaşamakta, örgütlenme hakkından mahrum
bırakılmakta, ekonomik ve sosyal bunalıma sürüklenmektedir.
1970 yılında, çalışma yaşamı ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen
274 sayılı İş Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası‘nda değişiklik
öngören yasa tasarısı ile yüz binlerce işçinin meşru temsilcisi olan
DİSK tasfiye edilmeye çalışılmıştı. Bu hak gaspına yanıt, 168 fabrika
ve 150 bine yakın işçiyle birlikte 15–16 Haziran Direnişi ile
verilmiştir. En temel demokratik haklardan olan çalışma ve örgütlenme
özgürlüğüyle ilgili eylemlere kan dökerek müdahale edilmiş; yüzlerce
sendikacı 12 Mart ve 12 Eylül mahkemelerinde yargılanmıştır.
15–16
Haziran, bugün için de çok şey ifade etmektedir. Zira Türkiye işçi
hakları açısından Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO'ya göre en kötü
ülkeler içinde yer almakta; işçi-iş sağlığı ve güvenliğinde büyük
sorunlar yaşamaktadır. 4857 sayılı İş Yasası çalışma yaşamının bütününü
kapsamamakta, esnek ve kuralsız çalışmayı yaygınlaştırmakta, işçileri
başka işverenlere kiralama ve taşeronlaştırmayı yasallaştırmakta, kıdem
tazminatları, fazla mesai ücretleri ile sendikal hak ve yetkileri
budamaktadır. Bu kadarla kalınmayarak krizin faturası çalışanlara
ödettirilmekte, kıdem tazminatlarını budamak için hazırlıklar
yapılmakta, İşsizlik Fonu amaç dışı bir şekilde işveren kesimine destek
için kullanılmaktadır.
Dünden bugüne uzanan sorunların
kaynağı, çalışma yaşamı ve toplumsal yaşamın emek sömürüsü ve azami kâr
hırsı ile kuşatılmasıdır. Bu nedenle son krizle birlikte, gerçek işsiz
sayısı bir yılda 1 milyon 272 bin kişi artmıştır. Her dört
çalışabilecek insandan birinin işsiz kaldığı Türkiye, işsizlikte OECD
sıralamasında birinci, dünyada ikinci sırada yer almakta ve % 30'a
doğru tırmanış ile dünya birinciliğine oynamaktadır.
Oysa
çalışanları ve Türkiye'yi kuşatan bu sorunları aşmak; çalışma yaşamının
insanca, iş güvenceli, örgütlü, toplu sözleşme ve grev hakları ve
istihdamı esas alan, iş kazalarını en aza indirecek şekilde
örgütlenmesi pekâlâ olanaklıdır. Bunun için yapılması gereken; neo
liberal politikaların tamamen dışında insanı ve emeği temel alan
eşitlikçi, sanayileşme, üretim ve istihdamdan yana bir çalışma yaşamı
perspektifinin yaygınlaştırılmasıdır.
TMMOB Makina
Mühendisleri Odası, 15–16 Haziran'ın 39. yıldönümünde, bu kapsamdaki
talepleri kamuoyuyla paylaşmayı, toplumsal sorumluluğu gereği görev
bilmektedir. MMO, ekonomik krizin mağdurları olan işsizleri ve emek
sömürüsünün tüm acımasızlığına karşın ayakta kalma ve yaşama mücadelesi
veren işçileri selamlamakta, DİSK'in 16 Haziran günü işten çıkarılan
işçilerle birlikte Ankara'da yapacağı etkinlikleri desteklemektedir.
Emin KORAMAZ
TMMOB MAKİNA MÜHENDİSLERİ ODASI
Yönetim Kurulu Başkanı
|
|
|
Orijinali için tıklayın
DİSK Genel sekreteri Tayfun Görgün’ün 15-16 Haziran direnişinin 39. yılı dolayısıyla yapılacak etkinlikler konusundaki basın açıklaması:
15 HAZİRAN’DA İŞTEN ATILMALARA KARŞI, 16 HAZİRAN’DA SENDİKAL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER İÇİN ALANLARDA OLACAĞIZ!
Bundan
39 yıl önce sendikal hak ve özgürlüklerin budanması ve DİSK’in
kapatılması için hazırlanan yasal düzenlemelere karşı işçi sınıfımızın
gösterdiği direniş hâlâ hafızalardadır. Dönemin çalışma bakanının
deyişiyle “DİSK’in çanına ot tıkamak” için getirilmek istenilen yasal değişiklikler bu direnişle geri püskürtülmüştür.
Ancak sendikal yasalarda “o gün” püskürtülen değişikliklerin hepsi daha sonra 12
Eylül darbesiyle gerçekleştirilmiştir. Bugün çalışma hayatını
düzenleyen yasaların tümü 12 Eylül ürünüdür. Bu “deli gömleği” içinde çalışma hayatı tam bir çağdışı görünümdedir.
Birkaç
örnek verecek olursak; Türkiye de sadece işçiler sendikalara üye
olurken ve üyelikten ayrılırken notere gitmekte ve para ödemektedir.
Sendikalar üyeleri adına sözleşme yaparken, işyeri, işletme, işkolu
barajları ile engellenmektedir. Bir işyerinde sözleşme yapabilmek için yetki mücadeleleri yıllarca sürmektedir. Türkiye, bu yasalar uluslararası normlara göre iyileştirilmediği için ILO’da kara listelere alınmaktadır.
Her
ILO toplantısı öncesi Hükümet bu sendikal yasaları “değiştireceği”
güvencesi vermekte fakat sonrasında bu sözünü tutmamaktadır. Yine en
son olarak, Başbakan tarafından gerek Türkiye’de gerekse AB
görüşmelerinde “sendikal yaşamı düzenleyen yasal değişikliklerin en gen
2009 yılının Nisan ayında çıkarılacağı” açıklanmıştır. Bu söz yine
tutulmamıştır. DİSK olarak hem Cenevre’de, ILO toplantılarında bunun takipçisiyiz, hem de Türkiye’de alanlarda olacağız! |
|
Devamını oku...
|
|
|
Orijinali için tıklayın
TKP'den 15-16 Haziran toplantıları
Yapılan toplantılarda, 15-16 Haziran olaylarının içeriği ile bugünün işçi sınıf arasında bağ kurulması hedefleniyor
TKP
ve Yurtsever Cephe İşçi Birliği, 15-16 Haziran işçi kalkışmasının 39.
yıldönümünde Türkiye çapında "Sosyalizm ve İşçi Sınıfı" başlıklı
toplantılar düzenliyor. soL (HABER MERKEZİ)
Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Yurtsever Cephe İşçi Birliği, 15-16
Haziran 1970 işçi kalkışmasının 39. yıldönümünde "Sosyalizm ve İşçi
Sınıfı" başlıklı toplantılar düzenliyor. |
|
Devamını oku...
|
|
|
ÖDP Kadıköy İlçe Örgütü "15-16 Haziran Direnişi Günümüze Işık Tutuyor"
başlığıyla bir program düzenliyor. Programda 15 Haziran Pazartesi günü
"15-16 Haziran'dan bugüne işçi mücadelesi" paneli ve Yeniçeltek İşçi
Direnişi Belgeseli yer alıyor.
15 Haziran Pazartesi günü saat:19.30‘da Kadıköy TAKSAV Salonu‘nda
düzenlenecek olan "15-16 Haziran‘dan bugüne işçi mücadelesi" paneline
konuşmacı olarak DİSK Dev Maden Sen Genel Başkanı Çetin Uygur, Tuzla
Tersane İşçisi Cihan Güneş ve DİSK eski Genel Sekreteri Mehmet Atay
katılacak.
16 Haziran Salı günü saat:20.00‘de düzenlenecek olan
Yeniçeltek işçi direnişi belgesel gösterimi ise BES 3 nolu Şube
Salonunda gerçekleştirilecektir.
|
|
|
Orijinali için tıklayın
Adana Krize Karşı Emek Ve Demokrasi Platformu daha öncesinde
açıklamış olduğu program çerçevesinde ‘’Krize Karşı 15–16 Haziran
Bilinciyle Yürüyoruz’’ eylemini 14 Haziran Pazar günü gerçekleştirdi.
Eylem platform bileşenlerinin saat 17:00 da İnönü Parkında
toplanmasıyla başladı. Buradan yürüyüşe geçen platform bileşenleri
Atatürk Caddesi boyunca ilerleyerek Uğur Mumcu meydanına geldi. DİSK’in
KESK’in ve TMMOB temsilcilerinin katıldığı yürüyüşte demokratik kitle
örgütleri ve siyasi partiler sırasıyla yerlerini aldılar.
Uğur Mumcu Meydanında platform adına basın açıklamasını okuyan KESK
dönem sözcüsü Kahraman Oğuz; “platform olarak şehirde krize karşı
birçok eylem ve etkinlik gerçekleştirdiklerini, bugün yapılan yürüyüşün
onların arasında ayrıcalıklı bir yeri olduğunu” vurguladı. Oğuz,
“gerçekleştirilen yürüyüşün ülkeyi derinden etkileyen 15–16 Haziran
işçi eylemlerinin takipçisi olduklarını gösterdiğini ve bu mücadelenin
güncel karşılığının kapitalimin krizine karşı emek ve demokrasi
güçlerinin ortak eylemi olduğunu” belirtti.
Okunan basın açıklamasının ardından davul zurna eşliğinde çekilen
halaylar ve atılan sloganlarla eylem son buldu. Eyleme yaklaşık 500
kişi katıldı.
Sendika.Org – Adana |
|
|